Zorla Kaybedilenler Veritabanı

Hukuki Süreç

OlayHukuki süreç özetiBelgeler
Abdulvahap Maço, Hasan Bayram, Kamil Menteşe, Reşit Demirhan, Sabri Akdoğan ve Yusuf Bozkuş'un Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti MENTESE-VE-DIGERLERI-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
13.05.1994 tarihinde askerlerce alınan Abdulvahap Maço’nun cenazesi, 16.05.1994 tarihinde babası tarafından Yolçatı köyü civarında dağlık arazide bulundu. Savcılığın, 13 Mayıs 1994 tarihinde Lice’de yaşanan çatışmada ölen iki erin sorumlusunun bulunması için yürüttüğü 1994/211 numaralı soruşturmadan, o tarihlerde Lice’deki operasyonun Bolu Komando Tugayınca yapıldığı anlaşıldı. Savcılığı olaydan haberdar eden baba, yapılabilecek bir şey olmadığı cevabını aldı.

Savcılık, Abdulvahap Maço’nun ölümünü aydınlatmak için 1994/58 numaralı bir soruşturma başlattı. Aynı operasyon kapsamında ölenlere ilişkin, 1995/57 ve 59 numaralı iki soruşturması daha var. Savcılık yürüttüğü bu üç soruşturma kapsamında 28.12.98 tarihinde çatışma döneminde Yolçatı’nın bağlı olduğu Jandarma sorumlularının isimlerini istedi. Bu isimler Jandarma tarafından savcılığa; Hasan Çakır, Özkan Demirören, Taner Aksoy, Ali Kaya, Cevdet Karaca ve Mustafa Ayrık olarak gönderildi. Yine soruşturmalar kapsamında 29.12.98 tarihinde 5 tanık dinlendi. Bunlardan en ayrıntılı ifadeyi veren Süleyman Yıldırım olay tarihinde kendisiyle beraber 7 kişinin Sabri Akdoğan’ın evinden alınıp, askerlerin karargah kurdukları Babik mezrasına götürüldüklerini, sonra ise Yolçatı Köyü mezarlığına götürülüp öldürüldüklerini, kendisinin ise serbest bırakıldığını söyledi. Bu 7 kişinin arasında Abdulvahap Maço da vardı.

28.12.98 tarihinde savcılık bir de Yolçatı ve Kabakaya köy muhtarlarını çağırdı. Jandarma, Yolçatı köyünün görev alanı dışında kaldığı, Kabakaya muhtarının ise Diyarbakır’a taşındığı bilgisini verdi. İç hukukta süren soruşturmada savcılık ve jandarma arasında tahkikatın sürdüğüne dair yazışmalar yapıldı, ancak soruşturmada herhangi bir ilerleme kaydedilmedi. Savcılığın etkin bir soruşturma yürütmemesi üzerine Menteşe, Bozkuş ve Demirhan aileleriyle, Abdulvahap Maço’nun babası AİHM’ye başvurdu. 36217/97 numaralı başvuru sonucunda AİHM, sözleşmenin 2. maddesinin usul ve 13. maddesinin ihlaline karar vererek devletin ailelere tazminat ödemesine hükmetti.

Abdurrahman Abi ve Süleyman Abak'ın Zorla Kaybedilmesi
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Abdurrahman Olcay, Abdurrahman Coşkun, Davut Altınkaynak, Hikmet Kaya, Mehmet Emin Aslan, Nedim Akyön, Seyhan Doğan ve Süleyman Seyhan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı, toplu halde kaybedilen sivil vatandaşlar hakkındaki soruşturmaları 1995/2 hazırlık numarasıyla tek dosya içerisinde topladı. Savcılık 17 Kasım 2011 tarihinde, suçun, şüpheliler Mehmet Tire (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı), Kerim Şahin (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı Uzman Çavuş), Naif Çelik (Korucu), Hurşit İmren (1995-1996 Dargeçit Tabur Komutanı), Muhammet Demirel (1995-1996 Mardin İstihbarat Şube Müdürü), Mahmut Yılmaz (1995-1996 Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı Merkez Bölük Komutanı) tarafından kurulan “silahlı suç örgütünce” işlendiğine kanaat getirerek fezleke hazırladı. 2011/46 nolu fezleke, savcılıkça görevsizlik kararı verilerek CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi.

Hazırlanan fezlekeye kadar soruşturmanın seyri şu şekilde gelişti: Hikmet Kaya’nın babası Ahmet Kaya, 9 Ocak 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek, oğlunun 4 Kasım 1994 günü evinden alınarak Jandarma Taburuna götürüldüğünü, hayatından endişe ettiğini ve bulunmasını istediğini beyan etti. Abdurrahman Coşkun’un annesi Hediye Coşkun, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak, oğlunun 3 Kasım 1995 tarihinde asker kıyafetli 5-6 kişi tarafından ifade için evinden alınarak karakola götürüldüğünü ve kendisinden bir daha haber alınamadığını beyan etti. Mehmet Emin Aslan’ın annesi Makbule Aslan, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçesinde, oğlunun 2 Kasım 1995 tarihinde asker kıyafetli 5 kişi tarafından ifadesi alınmak üzere evden alınarak karakola götürüldüğünü ve kendisinden bir daha haber alınamadığını ifade etti. 2 Nisan 2004 tarihinde Savcılıkça alınan ifadesinde ise, evden alınma tarihini 9 Kasım 1995 olarak değiştirdi ve eve gelen askerler arasında Jandarma Bölük Komutanı Mehmet Tire, Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz ve Faruk Astsubay olduğunu ekledi.

Nedim Akyön’ün annesi İlhan Akyön, 08.11.1995 günü Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek oğlunun 2 Kasım 1995 tarihinde asker giyimli şahıslar tarafından evden alıkonulduğunu ve kendisinden bir daha haber alınamadığını beyan etti.

Seyhan Doğan’ın annesi Asya Doğan, 8 Kasım 1195 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek oğlunun 2 Kasım 1995 günü asker kıyafetli 9-10 kişi tarafından evinden alındıktan sonra kendisinden haber alamadığını beyan etti. Daha sonraki müracaatlarında ise, kardeşi Hazni Doğan ile birlikte gözaltına alındığını, orada işkence gördüklerini, kayıp oğlunun, bilgileri dışında nüfusa 21 Kasım 1992 tarihinde ölmüş olarak kaydedildiğini öğrendiğini, ancak bu bilginin gerçek dışı olduğunu ifade etti.

Hazni Doğan, aynı doğrultuda ifade verdi.

Ayrıca, Asya Doğan’ın 2 Ocak 1996 tarihinde Mardin İl Jandarma Komutanlığında Merkez Jandarma Karakol Komutanınca şüpheli sıfatıyla ifadesi alındı.

Abdurrahman Olcay’ın eşi, Dargeçit’te öldürülen dört öğretmen olayı üzerine eşinin gözaltına alındığına dair ifade verdi.

Davut Altınkaynak’ın annesi Hayat Altınkaynak ve babaannesi Rakiye Altınkaynak, 8 Kasım 1995 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulundu.

12 Şubat 1996 tarihinde ise babası Abdulaziz Altınkaynak, oğlunun 1 Kasım 1995 günü Dargeçit İlçe Jandarma askerleri tarafından gözaltına alındığını belirterek şikayetçi oldu.

29 Mayıs 2009 tarihinde İHD İstanbul şubesi tarafından, başka kayıp şahıslarla birlikte Davut Altınkaynak ve Seyhan Doğan ile ilgili olarak İstanbul CMK 250. Maddesi İle Görevli Cumhuriyet Başsavcılığına, kaybedilenlerin JİTEM tarafından kaybedildiği ve dosyalarının Ergenekon dava dosyası ile birleştirilmesi yönünde başvuruda bulunuldu. Savcılık, mağdurlar Davut Altınkaynak ve Seyhan Doğan’ın dosyalarını ayırarak Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Diğer mağdurlar için de zaman zaman başkaca savcılıklara başvurular yapıldı ve dosyalar yine görev yeri itibari ile Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi; savcılıkça sekiz kayıp ile ilgili tüm soruşturmalar birleştirildi.

Soruşturma sürecinde, kayıp yakınlarının ve olayla ilgili bilgisi ya da görgüsü olan kimselerin tanık sıfatı ile beyanlarına başvuruldu. Olay tarihinde İlçe Jandarma Komutanlığında görevli İlçe Jandarma Komutanı ve yardımcıları, Merkez Karakol Komutanı ve yardımcıları, İlçe Jandarma ve Tabur Komutanlığında görevli korucuların bir kısmının ifadeleri alındı. Müştekiler beyanlarında kayıp şahısların jandarma görevlileri ve korucular tarafından gözaltına alındıktan sonra kendilerinden haber alınamadığını ifade ederken, jandarma görevlileri ise kayıp şahısların örgüte katılarak dağa çıktıklarını iddia etti. Yürütülen soruşturmalarda, İlçe Jandarma Komutanlığı Nezarethane Kayıt Defteri’nden Jandarma Astsubay Başçavuş Mahmut Yılmaz tarafından imza altına alınmış 2 sayfalık nüshaya ulaşıldığı, bu belgeden kayıplar Abdurrahman Olcay ve Abdurrahman Coşkun’un 8 Kasım 1995 tarihinde gözaltına alındıkları ve 9 Kasım 1995 tarihinde sorgulanmak üzere Mardin İl Jandarma Komutanlığına götürüldükleri görüldü. Ancak savcılık incelemek üzere defterin aslının ibrazını talep ettiğinde "Defterlerin bulunmadığı ve üzerinden 10 yılı aşkın süre geçmiş olduğu için imha edilmiş olabileceği," cevabı verildi. MİT’e, Jandarma ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığına yazılan yazılara verilen cevapta, kaybolan şahıslardan Abdurrahman Coşkun ve Abdurrahman Olcay’ın Mardin Dargeçit’te 30.10.1995 tarihinde bedenleri bulunan ikisi öğretmen, üç şahıs hakkında yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındıkları, 6 Kasım 1995’te sorgulandıkları, 14 Kasım 1995 tarihinde mahkemeye sevk edildikleri ve mahkemece serbest bırakıldıkları, daha sonra örgüte katılarak dağa çıkmış olabilecekleri bilgisi verildi.

Dosyanın görevsizlik kararıyla CMK 250. Maddesi İle Görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesinin ardından, savcılıkça 22.07.2013 tarihinde, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığınca Bağözü köyünde kazılar yapıldı ve kazılarda insan kemiklerine ulaşıldı. Bulunan kemiklerden bazılarının Mehmet Emin Aslan’a ait olduğu tespit edildi ve cenazesi ailesine teslim edildi. Diğer kemiklerden bir kısmının ise Seyhan Doğan’a ait olduğu yönünde bilirkişi raporu düzenlendi. Doğan ailesi avukatları aracılığıyla kemiklerin kendilerine teslimini talep etti. Seyhan Doğan'ın kemikleri, 18 yıl aradan sonra, 18 Eylül 2013'te anne ve babasının yanına gömüldü. Bulunan kemiklerden bazılarının ise Abdurrahman Coşkun’a ait olduğu 4 Ocak 2014'te adli tıp raporu ile kesinleşti. Coşkun’un kemikleri 14 Mart 2014’te ailesine teslim edilerek defnedildi. Haziran 2013’te Kızıltepe İlçesi Tilzerin (Aysun) köyünde foseptik çukurunda yapılan kazılarda erişilen kemiklerin ise Abdurrahman Olcay’a ait olduğu kesinleşti. Olcay’ın kemikleri, 23 Kasım 2014’te ailesine teslim edilerek Batman’da defnedildi.

Sekiz kayıptan yalnızca 1996'da işkence görmüş ve yakılmış bedeni bir kuyuda bulunan Süleyman Seyhan'ın ailesi AİHM'ye başvurdu. AİHM, 2 Kasım 2004’te, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usulden ve etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti Seyhan ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

25 Aralık 2014’te, Dargeçit Cumhuriyet Savcılığı tarafından dönemin komutan ile rütbeli askerleri olan 5 kişi hakkında yürütülen 2014/564 sayılı soruşturma sonucunda dava açıldı ancak soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla adları geçen çoğu korucu 16 kişi için ise kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi. Midyat Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen ilk iddianamede, dönemin Mardin Jandarma Komando Tabur Komutanı Hurşit İmren, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire, Dargeçit Merkez Jandarma Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz, Karakol Komutan Yardımcısı Haydar Topçam ve Uzman Çavuş Kerim Şahin hakkında taammüden öldürme suçundan müebbet hapis cezası istendi. Hikmet Kaya, müdahil avukatların itirazlarına rağmen davaya dahil edilmedi.

Soruşturma dosyasında şüpheli sıfatıyla yer alan ancak iddianameye sanık sıfatıyla dahil edilmeyen köy korucuları Mahmut Ayaz, Naif Çelik, Ramazan Savcı, Kemal Kaya, Mehmet Acar, Faik Acar, Hüseyin Altunışık, Mehmet Emin Çelik, Sadık Çelik, Fethullah Çelik ile dönemin ilçe belediye başkanının özel korumaları olan Bahattin Ergel ile Osman Demir ise, müdahil avukatların talebinin kısmen olumlu karşılanması üzerine hazırlanan ikinci bir iddianame ile davaya dahil edildi. Dava, Midyat Ağır Ceza Mahkemesinde henüz ilk duruşması görülmeden güvenlik gerekçesiyle Mart 2015’te Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine nakledildi. Hazırlanan ek iddianame de değerlendirilmek üzere dava dosyasının gönderildiği Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesine gönderildi. İlk duruşma 01.10.2015’te Adıyaman 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. İkinci iddianamede şüpheli sıfatıyla yer alan Bahattin Ergel kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla davadan çıkartıldı. Bir sonraki duruşma 29.12.2015 tarihinde görülecek.

Ahmet Bozkır, Halit Ertuş, Lokman Kaya, Selahattin Aşkan ve Süleyman Tekin'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Bozkir ve Digerleri v. Turkiye
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 26 Şubat 2013 tarihli kararına göre 24 Ağustos 1996’da Hakkâri’ye bağlı Otluca köyü yakınlarında PKK ile Hakkâri Dağ ve Komando Tugay Komutanlığına bağlı askerler arasında çatışma çıktı. Bunun üzerine 26 Ağustos’ta Tugay Komutanlığı tarafından Otluca civarına bir operasyon düzenlendi ve o sırada Otluca’da hayvanlarını otlatmakta olan beş çoban olan Ahmet Bozkır, Halit Ertuş, Lokman Kaya, Selahattin Aşkan ve Süleyman Tekin’den bir daha haber alınamadı.

Beş çobanın aileleri, 6 Eylül’de Hakkâri Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdu, yakınlarının gözaltına alındığını bildirdi. Aileler, bir gün önce de tugay komutanlığına başvurduklarını ancak onların yakınlarını bulamadığını söylediğini savcılığa iletti. Tugay komutanı, Hakkâri Valiliğine yazdığı açıklamada, beş çobanın gözaltına alınmadığını, kendi görüşlerine göre hepsinin örgüte katılmış olabileceğini ifade etti. 16 ve 30 Eylül’de de polis ve jandarma çobanları gözaltına almadıklarını savcılığa bildirdi. Tugay komutanlığından bir albay, 11 Ekim’de savcılığa verdiği cevapta da “çobanların örgüte katılmış olabileceklerini” yineledi. Albay, aynı operasyonda F.A., A.Y., A.A. ve F.A.Ş. isimli çobanların örgüte yardım ettikleri gerekçesiyle gözaltına alındıklarını da ekledi.

Savcılık, gözaltına alınan diğer çobanlarla konuştu, onlar da ifadelerinde, “gözaltındayken Bozkır, Aşkan, Tekin, Kaya ve Ertuş’u görmediklerini” söyledi. Halit Ertuş’un oğlu Yaşar Ertuş, o dönemde Hakkari’de görev yapan ve daha sonra Meclis Susurluk Araştırma Komisyonuna verdiği ifadesinde operasyondan bahsederek gözaltına alınan kişilerin çoban olduğunun bilinmesine rağmen öldürüldüklerini telsiz konuşmalarından anladığını belirten Hüseyin Oğuz’un savcılıkça dinlenmesi talebinde bulundu. Hüseyin Oğuz, 8 Aralık 1997’de savcılığa verdiği ifadede de, astsuby Y.Y.’nin kendisine beş çobanı öldürdüklerini söylediğini açıkladı ancak Y.Y., 26 Ocak 1998’de verdiği ifadede bunu kabul etmedi.

Halit Ertuş’un diğer oğlu Hasan Ertuş da savcılığa yaptığı başka bir başvuruda, babasının ve diğer çobanların kilimlerini ve diğer kişisel eşyalarını operasyon yapılan alanda bulduğunu söyledi. Ertuş bulduklarını savcılığa da iletti. Ahmet Bozkır’ın otlattığı koyunların sahibi, savcılığa 13 Ağustos 1999’da verdiği ifadede, beş çobanın Hakkâri Tugay Komutanlığında gözaltında olduğunu gördüğünü söyledi. Lokman Kaya’nın annesi Narinç Kaya da 22 Eylül 1999’da savcılığa yaptığı başvuruda, Tugay Komutanı Yusuf isimli yüzbaşının kendilerine, beş çobanı kendilerine rehberlik etmeleri için yanlarında götürdüklerini söylediğini aktardı. Ancak askeri yetkililer, “Yüzbaşı Yusuf”un bulunmasını isteyen savcıya gönderdikleri yanıtta, “bu isimde bir yüzbaşı olmadığını” söylediler.

Soruşturmada bir ilerleme sağlanamayınca, kayıp çobanların aileleri 16 Mayıs 2004’te avukatları aracılığıyla AİHM’ye başvurdu. AİHM, 26 Şubat 2013 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usul yönünden ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi ve Türkiye Cumhuriyeti devletini tazminat ödemeye mahkûm etti.

28 Ağustos 2013 tarihinde Van Cumhuriyet Başsavcılığına, 6217 sayılı kanun gereği AİHM kararlarında ihlale hükmedilmesi durumunda, ihlale neden olan hakim ve savcının da terfi konusunda değerlendirilmesi kanaatine varıldığından, Van Cumhuriyet Başsavcılığının 2003/688 hazırlık numaralı dosyasındaki dava dilekçesi, duruşma zabıtları, gerekçeli karar ile Yargıtay kararlarının fiziki birer suretinin talep edildiği yazı, HSYK tarafından gönderilmiştir.

31 Ekim 2014 tarihinde Hakkari Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Merkez İlçe Jandarma Komutanlığına gönderilen yazıda, ilgili olaya dair kaybedilen kişiler hakkında zamanaşımı nedeniyle daimi arama kararı çıkartılmış ve bulunamadıkları takdirde her altı ayda bir yapılan araştırma sonucunun bildirilmesi gerektiği söylenmiştir.

Ahmet Çakıcı'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CAKICI-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Ahmet Çakıcı'nın babası Tevfik Çakıcı, 22 Aralık 1993 tarihinde, oğlunun akibeti hakkında bilgi isteyen el yazısı ile yazılmış dilekçesini Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne (DGM) sundu. Kendisine, Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alınan kişiler listesinde olmadığı yolunda sözlü bir cevap verildi.

1994 Ocak sonu veya Şubat başında, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'ndaki 85 günden sonra, Ahmet Çakıcı, Hazro'ya geri gönderildi. Oradan da Kavaklıboğaz'daki Jandarma Karakolu’na gönderildi.

4 Nisan 1994 tarihli yazısıyla Hazro Cumhuriyet Savcısı Aydın Tekin, kayıtlara göre Ahmet Çakıcı'nın 8 Kasım 1993 tarihinde gözaltına alınmadığı veya tutuklanmadığını Diyarbakır DGM Savcısı'na bildirdi.

Savcı Aydın Tekin, 19 Nisan 1994 tarihinde Diyarbakır DGM Savcısına gönderdiği bir diğer yazıyla Ahmet Çakıcı'nın kaybolduğuna dair ailesi tarafından bir başvuru yapılmadığını belirtti.

14 Mart 1995 tarihinde Hazro Cumhuriyet Savcısı Mustafa Turhan, Lice Cumhuriyet Savcılığından, Mustafa Engin ve Tahsin Demirbaş'ın 8 Kasım 1995 tarihinde jandarmalar tarafından gözaltına alınıp alınmadıklarını sordu ve gözaltındayken kaybolduğu iddia edilen Ahmet Çakıcı ile ilgili olarak Mustafa Engin'in ifadesinin alınmasını istedi.

Aynı savcı, 14 Nisan 1995 tarihinde, Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı'ndan, 8 Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'de gerçekleştirilen operasyonla ilgili bilgi vermesini ve Ahmet Çakıcı'nın, Mustafa Engin, Abdurrahman Al ve ve Tahsin Demirbaş ile birlikte gözaltına alınıp alınmadığının araştırılmasını ivedilikle talep etti.

Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı, Hazro Cumhuriyet Savcısı'na verdiği 17 Mayıs 1995 tarihli cevabi yazıyla 8 Kasım 1993'teki İzzet Çakıcı'nın ifadesi, Diyarbakır'da bir savcı tarafından 9 Eylül 1994 tarihinde alındı. İfadesinde, erkek kardeşi Ahmet Çakıcı'nın askerler tarafından 8 Kasım 1993 tarihinde gözaltına alındığını ve yine gözaltında tutulan Mustafa Engin ve Tahsin Demirbaş tarafından görüldüğünü belirtti.

Cumhuriyet Savcısı, 25 Kasım 1994 tarihinde Remziye Çakıcı'nın ifadesini aldı. Remziye Çakıcı, ifadesinde, jandarmaların 8 Kasım 1993 tarihinde bir operasyon sırasında eşini alıp götürdüklerini söyledi.

1 Aralık 1994 tarihli yazıyla, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'ndan Albay Eşref Hatipoğlu, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'nın 22 Kasım 1994 tarihli mektubuna cevaben, kayıtların Ahmet Çakıcı'nın 8 Kasım 1993 tarihinde gözaltına alınmadığını gösterdiğini bildirdi.

Albay Eşref Hatipoğlu, 8 Aralık 1994 tarihli mektubunda, Diyarbakır Valiliği'ne İzzet Çakıcı'nın Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvurusu hakkında bilgi verdi. Ayrıca, polis memurlarının, ifadeleri alınmak üzere aranan İzzet Çakıcı'nın, babasının, Ahmet Çakıcı'nın, Mustafa Engin'in Abdurrahman Al'ın veya Tahsin Demirbaş'ın adreslerini bulamadıklarını bildirdi.

22 Mayıs 1995 tarihli yazıyla Hazro Cumhuriyet Savcısı, Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı'ndan Ahmet Çakıcı'nın yerinin belirlenmesini talep etti.

Hazro Cumhuriyet Savcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdiği 27 Haziran 1995 tarihli yazısında, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 1 Aralık 1994 tarihli yazısına ve Adalet Bakanlığı'nın 18 Ağustos 1994 tarihli yazısına atıfta bulunarak, 8 Kasım 1993 tarihinde bir operasyon düzenlendiğini ancak Ahmet Çakıcı, Mustafa Engin ve Tahsin Demirbaş isimli şahısların iddia edildiği gibi gözaltına alınmadığını bildirdi. Ayrıca Ahmet Çakıcı'nın PKK üyesi olduğu, 17-19 Şubat 1995 tarihlerinde Kıllıboğan Tepesi, Hani Bölgesi'nde gerçekleştirilen operasyonlar sırasında ölü olarak bulunduğu iddia edildi. Lice Cumhuriyet Savcısı'ndan Mustafa Engin'in ifadesinin alınması istendi. Ancak bugüne değin cevap temin edilemedi.

Hazro Cumhuriyet Savcılığı, 4 Temmuz 1995 tarihli yazı ile Adalet Bakanlığı'na, Hazro Jandarması'nın temin etmiş olduğu bilgileri iletti. 1994/191 nolu hazırlık soruşturması başlatıldığı ve devam etmekte olduğu belirtildi.

Hazro Cumhuriyet Savcısı, Adalet Bakanlığı'na hitaben yazılan 5 Mart 1996 tarihli yazı ile, yine Adalet Bakanlığı'nın talebi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'ndan Mustafa Engin'in ifadesini almasının istendiği bildirildi.

12 Mart 1996 tarihinde bir polis memuru, Mustafa Engin'den, Ahmet Çakıcı'yı üç yıldır görmediğini belirten kısa bir ifade aldı. 13 Mayıs 1996 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, Mustafa Engin'in ifadesini aldı. Adı geçen, bu ifadesinde, Ahmet Çakıcı'yı görmediğini belirtti fakat Ahmet Çakıcı'nın kendisini görmüş olabileceğini ifade ederek, ayrıca, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nda bulunduğu süre zarfında kendisine bir kez elektrik şoku verildiğini söyledi.

Mayıs 1996'da, İzzet Çakıcı, ilk defa olarak yetkililer tarafından Ahmet Çakıcı'nın 17 ve 19 Şubat 1995 tarihlerinde Hani'de Kıllıboğan Tepesi'nde bir çatışmada öldürüldüğünün iddia edildiğini öğrendi. Kimlik tespitinin sadece Ahmet Çakıcı'nın kimlik belgesinin ölü bedenlerden birinin üzerinde bulunduğu iddiasına dayanarak yapıldığı anlaşıldı.

13 Haziran 1996 tarihinde, Hazro Cumhuriyet Savcısı Mustafa Turhan yetkisizlik kararı verdi ve dosyayı İl İdare Kurulu'na gönderdi. Karar, İzzet Çakıcı'yı ve Remziye Çakıcı'yı davacı ve mağduru da Ahmet Çakıcı olarak gösterdi. Suç, gözaltındaki bir şahsa yapılan kötü muamele, işkence ve sözkonusu şahsın parasına el konulması olarak tanımlanırken, davalı da Hazro Jandarma Karakolu'ndaki kimliği belirsiz şahıslar ve köy korucuları olarak tanımlandı. Sözkonusu kararda davacılar, Hazro Jandarma Komutanlığı'na bağlı askerlerin 8 Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'ye geldiklerini, mağduru gözaltına alarak, işkence gördüğü Diyarbakır'a götürdüklerini ve bir üsteğmenin mağdurdan 4.280.000 TL aldığını iddia ettiler. Soruşturma dosyasında Ahmet Çakıcı'nın PKK üyesi olduğu ve 17-19 Şubat tarihleri arasında Kıllıboğan Tepesi'nde güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen operasyonun ardından kimliğinin öldürülen kişilerden birinin üzerinde bulunduğu belirtildi. Şüpheliler, Memurin Muhakematı Kanunu kapsamına girdikleri için Hazro Cumhuriyet Savcılığı'nın yetkisizlik kararı ile dosya Hazro İl İdare Kurulu Başkanlığı'na sevkedildi.

Ahmet Çakıcı’nın kardeşi İzzet Çakıcı 2 Mayıs 1994 tarihinde kardeşinin zorla kaybedilmesi ile ilgili AİHM’ne başvurdu. AİHM 8 Temmuz 1999 tarihinde verdiği kararda:

Ahmet Çakıcı'nın ölüm karinesinin gerçekleştiğine karar vererek, ölümünden devletin sorumlu olduğuna hükmetti; zorla kaybedilmesi ile ilgili olarak etkili bir soruşturma yapılmadığı için Sözleşme'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan ve usulden ihlal edildiğine karar verdi.

AİHM ayrıca, Ahmet Çakıcı'nın gözaltında maruz kaldığı muamelenin Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlali olduğuna karar verdi. AİHM Ahmet Çakıcı'nın zorla kaybedilmesinin özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen Sözleşme'nin 5. maddesinin ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin de ihlal edildiğine karar verdi.

Ahmet Kalpar'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Ahmet Kalpar’ın yakınları 08.12.1993 tarihinde Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Savcılık, herhangi bir işlem yapmaksızın aileyi Siverek Emniyet Müdürlüğüne gönderdi. Emniyet Müdürlüğü de dilekçelerini geri çevirdi. Bunun üzerine yakınları 09.12.1993 tarihinde Urfa Valiliğine başvurdu; ancak yine Emniyet Müdürlüğüne gitmeleri söylendi. Emniyet Müdürlüğünde ise herhangi bir işlem yapılmadı.

2008 yılında gazeteci Faruk Arslan’ın kaleme aldığı ‘’Karakutu: Ergenekonun Karanlık İsmi Tuncay Güney’’ isimli bir kitap yayımlandı. Kitapta Tuncay Güney’in, 1990’lı yıllarda JİTEM tarafından öldürülen birçok kişinin bedeninin asitle yakılarak Silopi Botaş Tesislerine gömülmüş olduğu beyanı bulunmaktaydı. Bu beyanlar üzerine Şırnak Barosu Başkanı Nuşirevan Elçi, 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Başvuru üzerine Silopi Cumhuriyet Başsavcılığınca 2008/3151 sayılı soruşturma başlatıldı. Kazıların yapılacağı yönünde çıkan haberler üzerine 54 kişinin öldürüldüğü ya da zorla kaybedildiği iddiasıyla 57 kişi tarafından soruşturmaya dahil olma talebiyle başvuru yapıldı.

Ahmet Kalpar’ın ağabeyi Mustafa Kalpar 30.01.2009 tarihinde, Botaş Askeri Tesislerinde yapılacak kazılar ile elde edilecek bulgular üzerinde DNA incelemesi yapılması talebiyle Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığı kanalı ile Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikayet dilekçesi sundu. Ahmet Kalpar’ın zorla kaybedilmesiyle ilgili yürütülen hukuki sürece dair Merkez’imize ulaşan son belge şikayet dilekçesidir.

2009 yılında ise İnsan Hakları Derneği, 10 ayrı kayıp yakını ile birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Hakkında başvuruda bulunulan kayıplardan ikisi Hüseyin Taşkaya ve Ahmet Kalpar'dı. Kayıp yakınları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan 2008/209 esas numaralı, Ergenekon Davası olarak bilinen davada, açığa çıkan gerçekler ve yeni deliller ışığında zorla kaybetme dosyalarının yeniden açılarak bu dava ile birleştirilmesini talep ettiler. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2008/1756 soruşturma numarası ile yeni bir soruşturma başlattı. Savcılık soruşturmaların yeniden açılması için her kayıpla ilgili dilekçeyi olayın gerçekleştiği yer açısından yetkili savcılıklara gönderdi. Hüseyin Taşkaya ve Ahmet Kalpar'ın zorla kaybedilmesine ilişkin dosya Siverek Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi ancak elimize ulaşan belgelerde soruşturmalara ilişkin daha güncel bir veri yok.

Ahmet Yaman'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti AIHM-28883-05
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1995-07-11
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:6 aylık zaman sınırına uyulmaması nedeniyle usülden kabul edilemezlik kararı
Duri Yaman'nın 11 Temmuz 1995'te Uludere Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçenin ardından 1995/135 dosya numarasıyla başlatılan soruşturma kapsamında Uludere İlçe Jandarma Komutanlığından Ahmet Yaman'ın gözaltına alınıp alınmadığı soruldu. İlçe Jandarma Komutanlığının savcılığa verdiği 18 Temmuz 1995 tarih ve HRK 0621-1357-95/2625 sayılı yanıtta Ahmet Yaman'ın Komutanlığa çağrılmadığı ve adının gözaltına alınan kişiler listesinde yer almadığı belirtildi. Soruşturma kapsamında M.P. ve T.Y. tanık olarak dinlendi. İki tanığın Ahmet Yaman'ın Şırnak Tugay Komutanlığına götürüldükten sonra kaybedildiğini düşündüklerini belirtmeleri üzerine Uludere Cumhuriyet Başsavcılığı aynı yıl içinde 1995/12 karar numarasıyla yetkisizlik kararı vererek dosyayı Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Yaman ailesinin 2010 yılında başvurduğu AİHM’nin 2013 tarihli kabul edilemezlik kararındaki bilgilere göre, kayıp olayıyla ilgili bilgi almak üzere 1 Haziran 2009 tarihinde Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına başvuran Yaman ailesine, soruşturmanın 18 Mart 1996 tarihinde delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik kararı verilerek kapatıldığı bildirildi. 18 Mart 1996 tarihli karara göre, Şırnak İl Jandarma Komutanlığı, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına, 7 Kasım 1995 tarihinde, Ahmet Yaman’ın kendileri tarafından gözaltına alınmadığı bilgisini verdi. Şırnak Savcısının Ahmet Yaman’ın bir helikoptere bindirilip Şırnak’a götürüldüğüne dair iki görgü tanığı ifadesinin doğruluğuna ilişkin soruduğu soruyu Şırnak İl Jandarma Komutanlığı 1 Aralık 1995 tarihinde cevapladı. Buna göre, Uludere ve Şırnak arasında düzenli helikopter seferleri olmamasına rağmen, ihtiyaç halinde iki yer arasında helikopter kullanılıyordu, dolayısıyla sözü geçen günde Uludere’ye herhangi bir helikopter seferi yapılıp yapılmadığını belirlemek mümkün değildi. Cumhuriyet Savcısının yetkisizlik kararından aynı zamanda Yaman ailesinin soruşturma yapan makamlara, Şırnak Alay Komutanının Uludere’de bir kahvehaneye gelip, siviller ve köy korucuları da dâhil olmak üzere o anda orada bulunan kişilere Ahmet Yaman’ın Şırnak’ta olduğunu ve yakında salıverileceğini söylediği bilgisini verdiği anlaşılmaktadır. Fakat daha sonra Şırnak Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulandıklarında, komutan geldiğinde orada bulunan köy korucuları komutanın Ahmet Yaman hakkında hiçbir sey söylemediğini belirtmiştir. 1 Haziran 2009 tarihinde yaptıkları başvuru üzerine 1996 tarihli takipsizlik kararından haberdar olan Yaman ailesi 4 Haziran 2009’da bu karara itirazda bulundu. İtiraz, 13 Ağustos 2009 tarihinde başvuruyu yapan avukatların “Cumhuriyet Savcısının 18 Mart 1996 tarihli kararını aldığı tarihte başvuranı temsil etmediği ve dolayısıyla, itirazın yasal süre sınırının dışında yapıldığı” gerekçesiyle, Siirt Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi. Ağır Ceza Mahkemesinin kararı, 25 Ağustos 2009 tarihinde tebliğ edildi. Yaman ailesinin avukatlarının haberi olmaksızın Adalet Bakanlığı, avukatların itirazı öngörülen ilgili yasanın süre sınırı dâhilinde yaptığını belirterek 30 Eylül 2009 tarihinde Yargıtaydan Siirt Ağır Ceza Mahkemesinin kararını kaldırmasını istedi. Yargıtay, Bakanlığın talebini 13 Ocak 2010 tarihinde kabul etti ve Siirt Ağır Ceza Mahkemesinin 13 Ağustos 2009 tarihli kararını bozdu. Akabinde, Siirt Ağır Ceza Mahkemesi itirazı kabul etti. Ağır Ceza Mahkemesinin, Cumhuriyet Savcısından yeni bir soruşturma başlatmasını istemesi üzerine Şırnak Cumhuriyet Savcılığı tarafından açılan yeni soruşturmanın akıbeti bilinmiyor.
Ali Gündüz, Fatih Kaya ve Mustafa Kaya'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Fatih Kaya ve Mustafa Kaya’nın bindiği Mustafa Kaya’ya ait aracın olayın ertesi günü yolda boş bulunması üzerine Ayten Kaya 23.09.1998 tarihinde Batman Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe verdi. Olayla ilgili savcılık emri ve Batman Emniyet Müdürlüğü aracılığıyla tanık ifadeleri alındı. Batman Cumhuriyet Başsavcılığının açtığı 1998/2560 hazırlık numaralı ve 23.09.1998 tarihli soruşturma, YAKAY-DER adına Pervin Buldan tarafından 23.05.2003 tarihinde yapılan başvuru neticesinde Batman Cumhuriyet Başsavcılığının kararıyla 2003/4131 hazırlık numaralı dosyayla birleştirildi.

Ali Gündüz’ün oğlu İsa Gündüz 27.01.2003 tarihinde Ankara İnsan Hakları Başkanlığına dilekçe vererek babasının akıbetini öğrenmek istediğini beyan etti. Bunun üzerine Batman Emniyet Müdürlüğü tarafından 08.05.2004 tarihinde İsa Gündüz’ün ifadesi alındı.

YAKAY-DER adına Pervin Buldan tarafından 23.05.2003 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına verilen şikâyet dilekçesinde adı bulunan Ali Gündüz hakkında, oğlu İsa Gündüz’ün başvurusuyla 2007 yılında Kızıltepe Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından gaiplik kararı verildi (Esas No:2007/576). Gaiplik kararından sonra hakkındaki aramalara son verilen ve arama kayıtları kapatılan Ali Gündüz kayıp şahıs statüsünden çıkartıldı. Hakkında yürütülen 2004/1737 hazırlık numaralı ve 2004/52 birleştirme kararlı soruşturma dosyası buna istinaden kapatıldı.

2000 yılında İstanbul ili Beykoz ilçesinde Hizbullah’a yönelik yapılan operasyonda Mustafa ve Fatih Kaya’nın kimliklerinin bulunması sonucu, Ayten Kaya’nın başvurusuyla Batman Asliye Hukuk Mahkemesi 18.07.2003 tarihinde Mustafa Kaya’nın (Esas:2006/598, Karar:2003/483), 20.12.2006 tarihinde ise Fatih Kaya’nın gaipliğine karar verdi (Esas:206/313, Karar:2006/1485).

İlgili gaiplik kararı uyarınca emniyet Mustafa Kaya ve Fatih Kaya’nın kayıtlardan düşününü yaparak daimi arama kararını kaldırdı ve dosyayı kapattı.

Batman Cumhuriyet Başsavcılığından Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen 2003/4131 numaralı soruşturma ve 2011/169 karar numaralı fezlekede belirtilen 180 kişilik faili meçhul cinayet listesinde Ali Gündüz, Mustafa Gündüz ve Fatih Gündüz’ün isimleri yer almaktadır.

Ali İhsan Çiçek ve Tahsin Çiçek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CICEK-TURKIYE-KARARI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1997-01-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Lice Cumhuriyet Savcılığı, 1997 yılında açtığı soruşturma kapsamında Çiçek kardeşlerle aynı zamanda gözaltına alınan Ramazan Akyol, Fevzi Fidantek, Mehmet Demir ve Mehmet Özinekçi’nin ifadelerini aldı. Dört kişi de ayrı ayrı verdikleri ifadelerinde olayları benzer şekilde anlatarak operasyonu, gözaltına alınmalarını, Yatılı Bölge Okulu’nun bodrum katında gözleri bağlı olarak tutulmalarını ve Çiçek kardeşlerin ikinci günün sonunda bırakılmak üzere yanlarından alındığını, kalan dört kişinin ise üçüncü gün serbest bırakıldığını anlattı. Jandarmalar tarafından ifadeleri alınan köy muhtarı ve iki köylü ise iddia edilen tarihte köye operasyon düzenlenmediğini iddia etti. Soruşturma kapsamında incelenen gözaltı kayıtlarına göre Tahsin ve Ali İhsan Çiçek kardeşler 24 Nisan 1994’te gözaltına alınmış, 26 Nisan’da serbest bırakılmıştı.

Tahsin, Ali İhsan ve Çayan Çiçek’in gözaltına alındığının inkar edilmesi ve akıbetleri hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamamaları nedeniyle Çiçek ailesi, savcılık, jandarma ve İHD’nin ardından 8 Kasım 1994’te AİHM’ye başvurdu. Mahkeme davayı kabul ettikten sonra ilki Haziran 1997’de ikincisi Haziran 1998’de olmak üzere Ankara’da 8 tanığın ifadesini aldı. Hamsa Çiçek ifadelerinde oğlu Tahsin Çiçek’in köyden bazı kişilerle arasında sorun olduğunu; kaybedilmesinden yaklaşık bir ay önce köyün muhtarının oğlu tarafından jandarmaya şikayet edilmesi nedeniyle bir hafta boyunca gözaltına alındığını; çıktığında ise köy muhtarı ile konuyla ilgili tartıştığını; Mayıs ayındaki operasyonda gözaltına alınmasından bir süre sonra köy muhtarının oğlunun kendisine Ali İhsan’ın öldürüldüğünü, Tahsin’in ise askerlerin elinde olduğunu söylediğini belirtti.

Mahkeme, devletin sunduğu belgeleri inceleyip gösterdiği tanıkları dinledikten sonra tutarsızlıklar ve daha önceki benzer olaylardaki deneyimleri göz önünde bulundurarak Tahsin ve Ali İhsan Çiçek ile ilgili olarak başvuran Hamsa Çiçek ve dinlediği diğer tanıkların ifadelerini doğru buldu ve iki kardeş hakkında 5 Eylül 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. (esastan), işkence yasağını düzenleyen 3. (başvuranlar açısından), özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. ve etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddelerinin ihlal edildiğine karar vererek Türkiye Cumhuriyeti devletini maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkûm etti. Mahkeme, Çayan Çiçek’in gözaltına alınması ve sonrasında zorla kaybedilmesine ilişkin yeterli delil sunulamadığı için ihlal kararı vermedi.

Kulp ilçesinde 1993’te işlenen 11 faili meçhul cinayetin sorumlusu olduğu gerekçesiyle hakkında 7 Ekim 2013’te dava açılan emekli Tuğgeneral Yavuz Ertürk’le ilgili aralarında Çiçeklerin de bulunduğu 9 soruşturma daha yürütüldüğü bilgisi davanın iddianamesinde de yer aldı. İddianameye göre, dönemin Bolu Komando Tugayı Komutanı Tuğgeneral Ertürk’ün adı, Kulp-Lice-Genç üçgeninde 1993-94’te gerçekleşen ve 25 kişinin öldüğü 9 ayrı olayda daha geçiyor. Cinayetlerden, ismi belirlenemeyen ‘Yarbay Ramazan’ kod adlı bir asker ile bir üsteğmen, 2 astsubay ve bir uzman çavuş da sorumlu tutuluyor. “Kasten öldürme” suçundan 11 kez müebbet ile “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” ve “halkı silahlı isyana teşvik” suçlarından 25 yıla kadar hapis cezası istenen davada tek sanık olan Yavuz Ertürk tutuksuz olarak yargılanıyor.

Ali Tekdağ'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Case of Tekdag v. Turkey
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 15 Ocak 2004 tarihli kararındaki ifadelere göre, evli ve yedi çocuk babası olan ve Diyarbakır'da pastacılık yapan Ali Tekdağ, 13 Kasım 1994'te eşiyle alışveriş için gittiği Dağkapı semtinde silahlı, telsizli kişilerce başına ceket geçirilerek otomobile bindirilip kaçırıldı. O günden sonra kendisinden haber alınamadı. Yetkililer gözaltına alındığını reddettiler.

9 Şubat 2009'da Bianet'te yayınlanan bir habere göre o günlerde aynı yerde gözaltında olan başka bir kişi, Tekdağ'ı, gözaltına alınmasının 45. gününde Diyarbakır Çevik Kuvvet Merkezi'nde gördüğünü söylüyordu. 20 Kasım 1996 tarihli Evrensel gazetesinde yayınlanan anılarında bir JİTEM subayı da Tekdağ'a yapılan işkenceleri itiraf etmiş, önce Diyarbakır’daki Çevik Kuvvet Merkezinde sorgulandığını; Silvan'a getirilmeden önce Pirinçlik Askeri Üssünde son kez sorgulandıktan sonra, Alman zırhlı personel taşıyıcısıyla Silvan'a getirildiğini anlatmıştı. Habere göre Ali Tekdağ 120 gün işkencede kaldıktan sonra operasyon timindeki komiser yardımcısı Timuçin ve Boğa lakaplı komutan tarafından silahla tarandı ve öldükten sonra tanınmaması için üzerine benzin dökülerek yakılarak Silvan-Diyarbakır karayolunda bir dere yatağına gömüldü.

Çeşitli tanıklıklar ve itiraflara rağmen soruşturmada hiçbir ilerleme olmayınca Tekdağ ailesi Haziran 1995’te AİHM'ye başvuru yaptı. Mahkeme tarafları ve tanıkları dinledikten sonra 15 Ocak 2004'te verdiği kararla, Sözleşmenin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin (usulden) ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine hükmetti ve Türkiye Cumhuriyeti devletini maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkûm etti.

Atilla Osmanoğlu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti OSMANOGLU-TURKIYE-DAVASI
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1996-04-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Atilla’nın babası Muhyettin Osmanoğlu oğlunun akibetini öğrenebilmek için 26 Mart 1996 tarihinde Diyarbakır Valiliği’ne ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. Savcılığa 29 Mart ve 1, 9 ve 19 Nisan tarihlerinde yine başvurdu. 16 Mayıs 1996 tarihinde de Diyarbakır Valiliği’ne ikinci kez başvurdu. Diyarbakır DGM Savcılığı, Muhyettin Osmanoğlu'nun 1 Nisan 1996 tarihli dilekçesine yanıt olarak oğlunun adının gözaltı kayıtlarında yer almadığını yazdı. Daha sonra Haziran 1996’da Muhyettin Osmanoğlu dilekçeleri ile ilgili olarak Diyarbakır DGM’ne çağrıldı. Sunduğu ifade ve şikayet, 1996/4041 hazırlık numarası altında dosyalandı. Valiliğe yaptığı başvuru hakkında ise Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası ile irtibata geçmesi söylendi. Muhyettin Osmanoğlu cinayet masasına da başvurdu. 20 Mayıs 1996 tarihinde, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası'nda Muhyettin Osmanoğlu'nun ifadesi alındı. Burada da önceki ifadelerini yineledi ve oğlunu götüren iki adamın eşkalini tarif etti; tekrar görmesi halinde teşhis edebileceğini de belirtti ancak bölgede bulunan kimliği belirlenememiş birkaç ölü bedeni teşhis etmesi talebi dışında bir yanıt alamadı.

Diyarbakır Savcılığı 23 Haziran 1996 tarihinde takipsizlik kararı verdi.

Muhyettin Osmanoğlu daha sonra 25 Eylül 1996 yılında AİHM'ne yaptığı başvuruda JİTEM eski üyesi Abdülkadir Aygan'ın, Atilla Osmanoğlu'nun kaçırılarak öldürülmesi olayını anlatan ve 4 Temmuz 2006 tarihinde Özgür Gündem gazetesinde yayınlanan itiraflarına atıfta bulundu. Aygan, Atilla Osmanoğlu’nun JİTEM tarafından kaçırıldığını, –aynı zamanda Koçero olarak da bilinen– Cindi Acet tarafından, cesedin teşhisinin mümkün olmaması için başının çekiçle ezildiğini ve Cizre-Silopi karayolundan Habur Gümrük Kapısı'na doğru giderken yoldaki bir petrol tankerine atıldığını anlatıyordu. AİHM Muhyettin Osmanoğlu'nun başvurusunu kabul ettikten sonra hükümetten istenen gözaltı kayıtlarında ise Atilla Osmanoğlu'nun adı geçmiyordu.

1998 yılı sonlarında İHD Diyarbakır Şubesi ve Genel Merkezi kendilerine yapılan kayıp başvurularından oluşan bir dosyayı İdil Cumhuriyet Başsavcılığı'na iletti. 4 Ocak 1999 günü İdil Cumhuriyet Başsavcısı, 30 Mart 1996 günü Silopi'de bulunan ve kimliği tespit edilemeyen bir erkek bedeninin, kendisine İHD tarafından gönderilen fotoğraflarla mukayese edildiğini ve bedenin Atilla Osmanoğlu'na ait olabileceğini bildirdi. Bunun üzerine İHD heyeti 6 Ocak 1999 günü baba Muhyettin Osmanoğlu ile birlikte İdil Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde girişimlerde bulundu ancak İdil Cumhuriyet Savcılığı’nda mevcut olan fotoğrafın teşhisinde baba Muhyettin Osmanoğlu'nun net bir kanıya varmaması üzerine Silopi'ye geçildi.

Silopi Cumhuriyet Savcılığı'nın 1996/313 Hazırlık numaralı dosya içerisinde 30 Mart 1996 günü Silopi ilçesi Başköyü civarında bulunan ve kimliği tespit edilemeyen erkek bedeninin çeşitli açılardan çekilmiş 14 fotoğrafı baba Osmanoğlu'na gösterildi ancak yine net bir teşhis yapılamadı. Otopsi raporuna göre, beden 1.75 santimetre uzunluğunda, 70 kilo ağırlığında, yaklaşık 25-30 yaşlarında olan koyu renk saçlı bir erkeğe aitti. Yüz bölgesinde ciddi kesikler yer almaktaydı ve kafatasının bazı kısımları kırılmıştı. Tankın içerisinde çekilen fotoğrafta bedenin üzerinde bulunan iki kazağın Atilla Osmanoğlu'na ait olduğu, yine tankın içerisinde poşet içerisinde bulunan alt lacivert eşofmanın da Osmanoğlu'na ait olduğu eşi tarafından ifade edildi. Dosya içeriğindeki bulunan elbiselere ilişkin tutanakta eksiklik içermesine rağmen bedenin çekilen fotoğrafları üzerinde belirgin olarak görülen kazakların Osmanoğlu'na ait olduğu eşi tarafından ifade edilmekle birlikte, bedenin özellikle yüz bölgesinde meydana getirilen tahribat teşhisi güçleştirdi. Neticede kesin bir teşhis yapılamadı. Beden, Silopi kimsesizler mezarlığına defnedilmişti ve tam olarak nereye defnedildiği de kayıt altına alınmamıştı.

AİHM, 24 Ocak 2008'de, yaşam hakkını koruyan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. maddesinin (usul ve yaşamın korunması yükümlülüğü yönünden) ve işkence yasağını düzenleyen 3. maddenin başvuran (baba Muhyettin Osmanoğlu) bakımından ihlal edildiğine karar verdi ve hükümeti maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

Ayşenur Şimşek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
2009 yılında İnsan Hakları Derneği, 10 ayrı kayıp yakını ile birlikte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu. Hakkında başvuruda bulunulan kayıplardan biri Ayşenur Şimşek'ti. Kayıp yakınları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan 2008/209 esas numaralı, Ergenekon Davası olarak bilinen davada, açığa çıkan gerçekler ve yeni deliller ışığında zorla kaybetme dosyalarının yeniden açılarak bu dava ile birleştirilmesini talep ettiler.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2008/1756 soruşturma numarası ile yeni bir soruşturma başlattı. Savcılık soruşturmaların yeniden açılması için her kayıpla ilgili dilekçeyi olayın gerçekleştiği yer açısından yetkili savcılıklara gönderdi.

Ayşenur Şimlek'in zorla kaybedilmesi ile ilişkili olan dosya Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildi ancak elimize ulaşan belgelerde soruşturmalara ilişkin daha güncel bir veri yok.

Bekir Demir'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Bekir Demir'in zorla kaybedilmesine ilişkin yıllar sonra İnsan Hakları Derneği (İHD) Adana Şubesi’ne başvurararak tanıklık yapan Sedat Tayfur’un ifadelerinin ardından İHD avukatları aracılığıyla Savcılığa başvuru yapıldı. Başvurunun ardından CMK 250. Maddesiyle yetkili ve görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 21.02.2011 tarihinde Kulp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği bir yazıyla olayla ilgili bilgi istedi ve “Söz konusu beyanlar doğrultusunda araştırma yapılarak belirtilen tarihlerde ve şekilde böyle bir olayın olup olmadığı, belirtilen şekilde olay olmuş ise herhangi bir soruşturma yürütülüp yürütülmediği, yürütülmüş ise soruşturmanın akıbeti hakkında herhangi bir karar veya fezleke düzenlenip düzenlenmediği, söz konusu olaya ilişkin tüm bilgi, belge ve dökümanlarının çok ivedi bir şekilde” kendilerine gönderilmesini istendi. Konuyla ilgili bilgi istenen karakol yetkilileri 20.03.2011 tarihinde verdikleri yanıtta söz konusu köylerin 1993-1998 yılları arası tamamen boşaltıldığını ve belirtilen tarihlerde bu bölgelerde askeri operasyonlar yapıldığını doğrulandı. Ancak mezra ve köylere değil çevrelerinde bulunan boş arazilere top atışı yapıldığı ileri sürülerek Bekir Demir’in gözaltına alındığı inkar edildi, böyle bir olayın olduğunu doğrulayan bir tanık da olmadığı iddia edildi. Soruşturmanın bundan sonraki aşamalarına ilişkin elimizde başkaca bilgi bulunmamaktadır.
Çayan Çiçek'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Cicek v. Turkiye
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edilmediği kararı
Lice Cumhuriyet Savcılığı, 1997 yılında açtığı soruşturma kapsamında Çiçek kardeşlerle aynı zamanda gözaltına alınan Ramazan Akyol, Fevzi Fidantek, Mehmet Demir ve Mehmet Özinekçi’nin ifadelerini aldı. Dört kişi de ayrı ayrı verdikleri ifadelerinde olayları benzer şekilde anlatarak operasyonu, gözaltına alınmalarını, Yatılı Bölge Okulu’nun bodrum katında gözleri bağlı olarak tutulmalarını ve Çiçek kardeşlerin ikinci günün sonunda bırakılmak üzere yanlarından alındığını, kalan dört kişinin ise üçüncü gün serbest bırakıldığını anlattı. Jandarmalar tarafından ifadeleri alınan köy muhtarı ve iki köylü ise iddia edilen tarihte köye operasyon düzenlenmediğini iddia etti. Soruşturma kapsamında incelenen gözaltı kayıtlarına göre Tahsin ve Ali İhsan Çiçek kardeşler 24 Nisan 1994’te gözaltına alınmış, 26 Nisan’da serbest bırakılmıştı.

Tahsin, Ali İhsan ve Çayan Çiçek’in gözaltına alındığının inkar edilmesi ve akıbetleri hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamamaları nedeniyle Çiçek ailesi, savcılık, jandarma ve İHD’nin ardından 8 Kasım 1994’te AİHM’ye başvurdu. Mahkeme davayı kabul ettikten sonra ilki Haziran 1997’de ikincisi Haziran 1998’de olmak üzere Ankara’da 8 tanığın ifadesini aldı. Hamsa Çiçek ifadelerinde oğlu Tahsin Çiçek’in köyden bazı kişilerle arasında sorun olduğunu; kaybedilmesinden yaklaşık bir ay önce köyün muhtarının oğlu tarafından jandarmaya şikayet edilmesi nedeniyle bir hafta boyunca gözaltına alındığını; çıktığında ise köy muhtarı ile konuyla ilgili tartıştığını; Mayıs ayındaki operasyonda gözaltına alınmasından bir süre sonra köy muhtarının oğlunun kendisine Ali İhsan’ın öldürüldüğünü, Tahsin’in ise askerlerin elinde olduğunu söylediğini belirtti.

Mahkeme, devletin sunduğu belgeleri inceleyip gösterdiği tanıkları dinledikten sonra tutarsızlıklar ve daha önceki benzer olaylardaki deneyimleri göz önünde bulundurarak Tahsin ve Ali İhsan Çiçek ile ilgili olarak başvuran Hamsa Çiçek ve dinlediği diğer tanıkların ifadelerini doğru buldu ve iki kardeş hakkında 5 Eylül 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. (esastan), işkence yasağını düzenleyen 3. (başvuranlar açısından), özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. ve etkili soruşturma hakkını düzenleyen 13. maddelerinin ihlal edildiğine karar vererek Türkiye Cumhuriyeti devletini maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkûm etti. Mahkeme, Çayan Çiçek’in gözaltına alınması ve sonrasında zorla kaybedilmesine ilişkin yeterli delil sunulamadığı için ihlal kararı vermedi.

Kulp ilçesinde 1993’te işlenen 11 faili meçhul cinayetin sorumlusu olduğu gerekçesiyle hakkında 7 Ekim 2013’te dava açılan emekli Tuğgeneral Yavuz Ertürk’le ilgili aralarında Çiçeklerin de bulunduğu 9 soruşturma daha yürütüldüğü bilgisi davanın iddianamesinde de yer aldı. İddianameye göre, dönemin Bolu Komando Tugayı Komutanı Tuğgeneral Ertürk’ün adı, Kulp-Lice-Genç üçgeninde 1993-94’te gerçekleşen ve 25 kişinin öldüğü 9 ayrı olayda daha geçiyor. Cinayetlerden, ismi belirlenemeyen ‘Yarbay Ramazan’ kod adlı bir asker ile bir üsteğmen, 2 astsubay ve bir uzman çavuş da sorumlu tutuluyor. “Kasten öldürme” suçundan 11 kez müebbet ile “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” ve “halkı silahlı isyana teşvik” suçlarından 25 yıla kadar hapis cezası istenen davada tek sanık olan Yavuz Ertürk tutuksuz olarak yargılanıyor.

Cemal Kavak'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Kavak c. Turquie
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:Ahmet Alperen
Soruşturma / Dava tarihi:1996-04-26
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
26.04.1996 tarihinde, Giyas Kavak, oğlunun kayıp olması nedeniyle Bağlar Karakol Amirliği’ne şikayette bulunarak ifade verdi. Aynı tarihte bedenin bulunması üzerine Çınar Cumhuriyet Başsavcılığı 1996/231 hazırlık numarasıyla soruşturma başlattı. 02.05.1996 tarihinde Giyas Kavak’ın, 06.05.1996 tarihinde E.Y.’nin, 07.05.1996 tarihinde İ.G.’nin, 29.05.1996 tarihinde T.Y., M.T.A., F.M. ve S.Y.’nin ifadelerine başvuruldu. Tanıklar, Cemal Kavak’ın sol görüşlü olduğunu, herhangi bir düşmanının olmadığını, çevresinde sevilen, saygı duyulan bir kişi olduğunu ifade ettiler ancak Kavak’ın kaybolmasından kısa bir süre öncesine kadar yanında olan tanıklardan olayın meydana geliş sebebi ya da fail veya faillere dair herhangi bir bilgi elde edilemedi.

Cemal Kavak en son 24.04.1996 gecesi görülmesine karşın Savcılık cansız bedenin bulunduğu mahalde görevli Jandarma Komutanlığı’ndan, bu mahalden 25.04.1996 akşamı ile 26.04.1996 günleri arasında geçen ve Jandarma Karakolu’nca denetim-arama dolayısıyla kayıtları tutulan araçlar hakkında bilgi talep etti. Şüpheye rağmen Karakol kayıtlarına derhal el koyması gerekirken bu işlemi yapmadı ve yazışma ile cevap almayı tercih etti. Plakaları tespit edilen araçlarla ilgili de bir işlem yapılmadı, araç sahiplerinin ifadelerine başvurulmadı.

01.05.1997 tarihinde Çınar Cumhuriyet Başsavcılığı eylemin PKK’ye mensup kişilerce gerçekleştirildiği iddiasıyla 1996/231 hazırlık numaralı dosyada 1997/15 sayılı görevsizlik kararı vererek soruşturma dosyasını Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi.

Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, 26.06.1997 tarihinde maktulün PKK ya da başkaca bir örgüt tarafından öldürüldüğüne dair hiçbir delil olmadığı gerekçesiyle 1997/1484 karar sayılı karşı görevsizlik kararı vererek soruşturma dosyasını Çınar Cumhuriyet Başsavcılığı’na iade etti. Savcılık, soruşturmaya 1997/197 hazırlık numarasıyla devam etti.

23.07.1997 tarihinde, Çınar Cumhuriyet Başsavcılığı 1997/1484 sayılı dosyasından 1997/165 karar numarasıyla daimi arama kararı alınmasının ardından Çınar İlçe Jandarma Komutanlığı ile Cumhuriyet Başsavcılığı arasında yasa gereği rutin yazışmalar yapıldı, ancak faillere dair herhangi bir bilgiye ulaşılamadı.

21.04.1997 tarihinde, olay nedeniyle uğranan zarar karşılığı tazminat ödenmesi istemiyle Ceyze ve Giyas Kavak vekili tarafından İçişleri Bakanlığı’na yapılan başvuruya yasal süresi içerisinde cevap verilmedi.

Diyarbakır Valiliği, İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği 12.06.1997 tarihli yazıda, başvuruculara Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın 21.05.1997 tarih ve 20/123 sayılı kararı ile yardım yapılmayacağını bildirdi.

Bunun üzerine 27.06.1997 tarihinde Diyarbakır İdare Mahkemesi’nde 1997/345 esas sayılı dosya ile devlet aleyhine tazminat davası açıldı.

01.06.1999 tarihinde 1999/283 karar sayısı ile olayda devletin sorumluluğunu doğuracak bir durum olmadığı gerekçesiyle dava reddedildi.

26.07.1999’da İdare Mahkemesi kararının hukuka uygun olmadığı gerekçesiyle Danıştay’a yapılan temyiz başvurusu ile bu kararın bozulması talep edildi.

Danıştay incelemesinin uzun süreceği gerekçesi ile bu aşamada daha fazla beklenmeden 04.08.1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruldu (Başvuru No: 53489/99). Mahkeme, 06.07.2006 tarihinde Cemal Kavak’ın ölümüyle ilgili etkili soruşturma yürütülmediği gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin ve 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek devleti tazminat ödemeye mahkum etti.

Cemile Şarlı ve Ramazan Şarlı'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti AİHM 24490/94
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
1993 yılının Aralık ayında Bitlis'in Tatvan ilçesine bağlı Ulusoy köyü yakınlarında gerçekleştirilen operasyonun ardından silahlı 6 kişi tarafından zorla evlerinden götürülen Cemile ve Ramazan Şarlı kardeşlerden bir daha haber alınamadı.

Görgü tanıklarından bir kısmı Ramazan Şarlı ve Cemile Şarlı'yı götüren altı kişinin asker, bir kısmı ise PKK militanı olduğunu iddia etti ancak her iki ihtimalde de zorla götürüldükleri güvenilir tanıklarca ifade edildi.

Şarlı ailesi olayın ertesinde Tatvan Savcılığına bir dilekçe ile başvurarak Cemile ve Ramazan Şarlı'nın akıbetini öğrenmek istedi; Savcılığın Jandarma Komutanlığından ilgili kişilerin gözaltında olup olmadığı bilgisini talep etmesi üzerine Jandarma Komutanlığı 27 Aralık 1993'te gözaltında olmadıklarını bildirdi. Tatvan Savcısı Mustafa Yabanoğlu bu bilgi üzerine Cemile ve Ramazan Şarlı'nın PKK militanları tarafından kaçırılmış olabilecekleri iddiasıyla 11 Ocak 1994 tarihinde görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdi.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi yerel yetkililere standart bir yazı gönderdi ve dosyadaki gelişmeleri üç ayda bir bildirmelerini isteyerek daimi arama kararı verdi. Bunun üzerine aile 31 Ocak 1994'te yeniden Bitlis Savcılığına bir dilekçe ile başvurarak Cemile ve Ramazan Şarlı'nın güvenlik güçlerince gözaltına alındıklarını bildirdi ve hakim karşısına çıkarılıp çıkarılmadıklarını sorarak nerede tutulduklarını öğrenmek için bilgi talep etti.

Baba Ahmet Şarlı ise Diyarbakır İHD'ye başvurarak çocuklarının 24 Aralık 1993 sabahında güvenlik güçlerince gözaltına alındıktan sonra bir daha kendilerinden haber alamadıklarını bildirdi. Soruşturmada hiçbir ilerleme kaydedilmeyince anne Cemile Şarlı 23 Haziran 1994'te AİHM'e başvurdu. AİHM dosyayı kabul etti ve 4 Ekim 1997 ile 6 Mayıs 1998 tarihlerinde Ankara'da başvuranlar, görgü tanıkları ve diğer ilgililerin ifadelerini aldı.

AİHM, yaptığı incelemelerin ardından 22 Mayıs 2001 tarihinde verdiği kararla AİHS'nin etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ve bireysel başvuru hakkını düzenleyen eski 25. maddenin ihlal edildiğine karar verdi; devleti Şarlı ailesine tazminat ödemeye mahkum etti.

Cezayir Örhan, Hasan Örhan ve Mehmet Selim Örhan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti AİHM 25656/94
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1994-06-08
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Salih Örhan, kardeşleri ve yeğeninin akıbetleri hakkında gezici askeri birlik tarafından gözaltına alındıkları 24 Mayıs'tan beri bilgi alamayınca 8 Haziran 1994'te Kulp Başsavcılığına, 16 Haziran 1994'te Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına, 6 Temmuz 1994'te OHAL Valiliğine ve Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı'na resmi başvurular yaptı. Salih Örhan, yaklaşık bir ay sonra, Lice Cezaevine transfer edilmeden önce Lice Yatılı Okulunda Selim, Hasan ve Cezayir Örhan ile birlikte gözaltında tutulan R.A. adlı bir kişiyle görüştü. Salih Örhan, dilekçelerine hiçbir cevap alamadı ve bundan başka herhangi bir bilgiye ulaşamadı ve 3 Kasım 1994'te Diyarbakır İHD'ye ve 24 Kasım 1994'te de AİHM'ne başvuru yaptı.

24 Nisan 1995'te Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünden gelen polisler eşine Salih Örhan'ın savcılıkta ifadeye çağrıldığını söyledi. Önce korkarak tereddüt eden Salih Örhan, daha sonra savcılığa giderek detaylı ifadesini verdi. Savcı, Salih Örhan'a olayı AİHM'ne taşıması nedeniyle kızdı ve kendisini kimin AİHM'ne yönlendirdiğini sordu. Savcı, yazılı ifadesini okumasına izin vermeden Salih Örhan'ın ifadesini imzalattı.

Kulp Başsavcılığı, 8 Haziran 1994 tarih ve 1994/66 dosya numaralı soruşturmasında 26 Temmuz 1995'te görevsizlik kararı vererek dosyayı Kulp İlçe İdare Kuruluna gönderdi. 15 Mayıs 1997'de Kamil Kündüz tarafından hazırlanan raporda Deveboyu mezrası ve Çağlayan köyünün boş olduğu; başvurana ulaşılamadığı için ifadesinin alınamadığı; gözaltı kayıtlarında Selim, Hasan ve Cezayir Örhan'ın adlarının yer almadığı, dolayısıyla soruşturmaya yer olmadığı ifadeleri yer aldı.

AİHM'nin kabul edilebilirlik kararının ardından Komisyon'un başlattığı inceleme kapsamında 6 ve 8 Ekim 1999 tarihinde tanıklar ve diğer ilgililerin Ankara'da ifadeleri alındı. Mahkeme, 6 Kasım 2002'de AİHS'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan, işkence yasağını düzenleyen 3. maddesinin (başvuranlar açısından), özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin, (başvuranlar ve mağdurlar açısından) özel hayatın ve aile hayatının korunmasını düzenleyen 8. madde ile sözleşmenin 1. protokolünün 1. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının, etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek, hükümeti maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

14 Temmuz 2006 tarihinde Adnan Örhan (Mehmet Selim Örhan’ın oğlu), 8 adet kurşunlanmış ve yanmış bedenin bulunduğu tarih ile babasının kaybolduğu tarih arasında illiyet bağı olduğunu ileri sürerek, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından DNA örneğiyle karşılaştırılıp cenazenin kendisine teslim edilmesini istedi. 2007 yılında, Adli Tıp Kurumu tarafından yapılan kan örneği incelemeleri sonucu cenazelerden ikisinin Mehmet Selim Örhan ve Hasan Örhan’a ait olduğu tespit edildi. Buna rağmen ailelerin cenazeleri teslim alma yönündeki talepleri iki yıl boyunca cevapsız kaldı. 2009 yılında Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı, kemiklerin Kulp Kimsesizler Mezarlığına gömüldüğünü söyledi ve kemikleri ayrıştırarak verme talebini yerine getiremeyeceğini belirtti.

19 Mart 2014 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, aralarında Mehmet Selim Örhan ve Hasan Örhan’ın da bulunduğu yedi kişinin zorla kaybedilmesine ilişkin dosya hakkında görevsizlik kararı verdi. Kulp Jandarma Karakol Komutanlığı 11 Şubat 2015 tarihli yazısında, 12 Haziran 1996 tarihinde 8 adet cenazenin yanmış vaziyette bulunması ve 7 Mayıs 1993 tarihinde belirtilen bölgede askeri operasyon yapılıp yapılmadığı konusunda Kulp İlçe jandarma Komutanlığından bilgi istedi. Ayrıca 13 Mart 2015’te Av. Rehşan Bataray Saman Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından, konuya ilişkin kamu davası açılabilmesi için etkin soruşturma işlemlerinin yürütülmesi talebinde bulundu. 15 Nisan 2015 tarihinde Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu, 8 cenazenin defin ruhsatlarını Kulp İlçe Jandarma Komutanlığına gönderdi. Soruşturmanın bundan sonraki aşamalarına ilişkin elimizde başkaca veri bulunmamaktadır.

Edip Çelik ve İbrahim Çelik'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
İbrahim Çelik’in eşi ve Edip Çelik’in annesi Merese Çelik, İbrahim ve Edip Çelik kaçırıldıktan sonraki gün Batman Merkez İlçe Jandarma Karakolu’na başvurdu. İbrahim ve Edip Çelik’in gözaltına alınmadığı bilgisi Merese Çelik’e şifahen söylendi. Merese Çelik sonuncusu 13.08.2003 tarihinde olmak üzere çeşitli defalar eşi ve çocuğunun akıbetinin araştırılması için kolluk ve savcılık makamlarına başvuruda bulundu. YAKAY-DER adına Pervin Buldan tarafından 23.05.2003 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına verilen şikâyet dilekçesinde isimleri bulunan Edip Çelik ve İbrahim Çelik hakkında Batman Emniyet Müdürlüğü’nün bilgi ve belgelerine göre gaiplik kararı verildi. Gaiplik kararından sonra hakkındaki aramalara son verilen ve arama kayıtları kapatılan Edip Çelik ve İbrahim Çelik kayıp şahıs statüsünden çıkartıldı.
Fahriye Mordeniz ve Mahmut Mordeniz'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti Mordeniz-Turkiye-Karari
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
28 Kasım 1996 tarihinde sivil polisler Mahmut ve Fahriye Mordeniz’i Diyarbakır’daki hayvan pazarı içinde gözaltına aldı.

Fahriye ve Mahmut Mordeniz‘in oğlu Mehmet Emin Mordeniz, olayı takiben 8, 10, 11, 12, 13, 16, 18, 23, 24 ve 25 Aralık 1996 tarihlerinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne başvuruda bulundu. Anne ve babasının gözaltına alındığını, akıbetlerinden endişeli olduğunu belirtti ve gözaltı sırasında hazır bulunan tanıklar S.K.ve Ş.M.’nin dinlenilmesini talep etti.

3 Aralık 1996 tarihinde, Cizre-Silopi karayolu kenarında elleri bir kumaş parçası ile bağlı ve ağzı bantlanmış halde karın üstü yatan, biri kadın iki kişinin bedeni bulundu. Soruşturma dosyasındaki tutanaklarda, olay yerinde iki adet boş fişek kovanı bulunduğu belirtildi. Soruşturma evrakına göre ölen kişilerin parmaklarında barut izi bulunmadı, böylece olay yerinde bulunan kovanların, cinayeti işleyenlerle ilgili olduğu anlaşıldı.

Mordenizlerin, 10 Aralık 1996 günü iki polis nezaretinde belediye görevlisi tarafından gömülmesinden sonra Cizre Emniyet Müdürlüğü, Savcılığa gönderdiği 27 Aralık 1996 tarihli cevabi yazıda kişilerin akıbetinin henüz belirlenemediğini, soruşturmanın devam ettiğini bildirdi. Cizre Cumhuriyet Savcılığı, 11 Mart 1998 tarihinde hazırlık soruşturmalarının birleştirilmesine ve dosyanın İdil Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesine karar verdi.

İdil Savcılığı aynı zamanda, Mordenizlerin zorla kaybedilmesi ve öldürülmesi olayı ile 1993-1996 yılları arasında işlenen pek çok yasa dışı infazda, suçların işleniş şekli, kullanılan silahların niteliği ve diğer deliller bakımından ilişki olabileceğini düşünerek hazırlık soruşturma dosyalarındaki bilgilerin, cinayetlerin, yer, saat, kullanılan silah, şekil, bilirkişi raporu bilgilerini içerecek şekilde gönderilmesi için Şırnak, Cizre, Beytüşşebap, Uludere, Şirvan, Derik Kızıltepe, Nusaybin, Ömerli, Kozluk, Bismil, Çınar, Hani, Kulp ve Lice Savcılıklarına yazı yazdı.

Mordeniz çiftinin çocukları, Kasım 1998’de soruşturma dosyasındaki fotoğraflarından öldürülenlerin anneleri ve babaları olduğunu teşhis etti.

16 Kasım 1998 tarihinde Diyarbakır Savcısı yetkisizlik kararı vererek dosyayı İdil Savcılığı’na gönderdi. 8 Ocak 1999 tarihinde İdil Savcılığı yetkisizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır Savcılığına gönderdi.

Mehmet Emin Mordeniz 23 Nisan 1999 tarihinde AİHM’ye başvurdu. AİHM, olaya ilişkin başvuruyu inceleyerek 10 Nisan 2006 tarih 49160/99 numaralı kararında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin yaşam hakkını koruyan 2. maddesi’nin esastan ihlal edildiğinin ispatlanamadığına ancak usul yönünden ihlal edildiğine, AİHS 3. ve 5. maddelerinin ihlal edildiğinin ispatlanamadığına ancak etkili ve uygun soruşturma yürütülmemesi nedeniyle 13. madde yönünden ihlal bulunduğuna karar verdi.

Faruk Aksan'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Bilinmiyor
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
11 Aralık 1994 tarihinde Faruk Aksan Nusaybin’de su tesisatçı dükkanında çalıştığı sırada dükkana gelen sivil giyimli kişiler tarafından bir tamiratçıya ihtiyacımız var denilerek götürüldü. Hizbullah örgütünün merkezi sayılan Nusaybin’deki Sakarya Caddesinde zorla kaçırıldı.

Aynı gün olaydan haberdar olan baba Felemez Aksan, Şehit Fevzi Deniz Polis Karakoluna daha sonra da Nusaybin Emniyet Müdürlüğü ve Nusaybin Cumhuriyet Savcılığına başvurarak oğlunun akıbetiyle ilgili bilgi almak istedi, kayıp dilekçesi verdi.

Hizbullah örgütüne yapılan operasyonlar neticesinde yakalanan M. Salih Gölge yakalandıktan sonra alınan ifadesinde, Faruk Aksan’ı kendilerinin kaçırdığını itiraf etti. Bu olayla ilgili kişilerin Mehmet Akay ve Mustafa Yaşar olduğunu ve oğlunu onların gömdüğünü ve nereye gömüldüğünü onların bildiğini söyledi.

2009 yılında Mehmet Akay Konya iline düzenlenen operasyonda sahte kimlikle yakalandı ve Diyarbakır Cezaevine götürüldü.

9 Mart 2009 tarihinde baba Felemez Aksan Silopi’de faili meçhuller için kazı çalışması başlatılması üzerine, oğlu Faruk Aksan’ın bedeninin de orada olabileceğini düşünerek Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdu. M. Salih Gölge ve Mehmet Akay’ın ifadelerinin yeniden alınmasını ve oğlunun nereye gömüldüğünün bu kişilere tekrar sorulmasını talep etti. Ancak elimize ulaşan bilgilerden soruşturma açılıp açılmadığı anlaşılamamaktadır.

Aktif Filtreler

Ara

Hukuki süreçte son durum

Anayasa Mahkemesi Başvurusu

AİHM Başvurusu

AİHM Kararı

Hukuki süreçte son durum

AİHM Kararı

© Zorla Kaybedilenler Veritabanı 2018. All Rights Reserved.
Website design by Eugene, Development supported by HURIDOCS