Zorla Kaybedilenler Veritabanı

Hukuki Süreç

OlayHukuki süreç özetiBelgeler
Abdullah Düşkün'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2009-03-26
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
18.05.1994 tarihinde, Abdullah Düşkün evine gelen kalaşnikof marka silahlı iki kişi tarafından kaçırılmıştır.

20.05.1994 tarihinde Abdullah Düşkün’ün cansız bedeninin bulunması üzerine, Nusaybin İlçe Jandarma Komutanlığı, Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığına bilgi vermiş ve Savcılık 1994/231 hazırlık numarasıyla soruşturma başlatmıştır.

20.05.1994 tarihinde Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen ölü muayene ve otopsi tutanağında Abdullah Düşkün’ün kafasına 9 mm’lik tabanca ile üç el ateş edilerek öldürüldüğü ve bedeninin yanında üç adet boş mermi kovanı bulunduğu tespit edilmiştir.

20.05.1994 tarihinde Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığınca Nusaybin Jandarma Komutanlığından, bedenin çürümeye başlamış olması sebebiyle derhal en yakın köy muhtarlığı ile irtibata geçilerek gömdürülmesi talep edilmiştir. Nusaybin Jandarma Komutanlığı defin işlemini gerçekleştirmiş ancak aileye haber verilmemiştir. Jandarma Astsubay Kıdemli Üstçavuş İsmail Birkin, Abdullah Düşkün’ün bedeninin gömüldüğü yerin krokisini düzenlemiştir.

20.05.1994 tarihinde düzenlenen olay yeri tespit tutanağında, Nusaybin Söğütlü köyü korucu başı Hasan Girbiyanoğlu’nun Girmeli Jandarma Karakol Komutanlığı Güvenlik Timleri ile çevre köylerin kontrolünü yaptıktan sonra dönüş yolunda bedeni bulduğu ve karakolu aradığı belirtilmiştir. Hasan Girbiyanoğlu’nun tanık olarak ifadesi alınmıştır. İfadesinde bedeni, Seyar mezrasında bulunan Yusuf Akıncı’ya ait boş binada bulmuş olduğunu belirtmiştir.

Abdullah Düşkün'ün evden götürülmesinden üç-dört gün sonra, bir minibüs şoförü ailesine Nusaybin’e bağlı Girefş köyünde yol üzerinde cansız bir beden bulunduğunu haber vermiştir. 25.05.1994 tarihinde Abdullah Düşkün’ün bedeni, annesi Rihan Düşkün tarafından teşhis edilmiş; aynı gün Rihan Düşkün Girmeli Jandarma Karakol Komutanlığında ifade vermiştir. Nusaybin İlçe Jandarma Komutanlığı tahkikat evraklarını aynı gün Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. 27.05.1994 tarihinde, Rihan Düşkün bu defa Nusayabin Cumhuriyet Başsavcılığında Abdullah Düşkün’ün fotoğrafını teşhis etmiştir.

01.06.1994 tarihinde, Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığı, söz konusu suçların devlet aleyhine işlenen suçlar kapsamına girmesi sebebiyle, 1994/99 sayılı görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

Dosya, Diyarbakır DGM Başsavcılığınca 1994/3548 hazırlık numarası ile görülmeye başlanmıştır. Faillerin yakalanması hususunda Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı ve Mardin İl Emniyet Müdürlüğü arasında yıllar boyu süren yazışmalar sonuçsuz kalmıştır.

27.05.2004 tarihinde, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı “yasadışı terör örgütü üyeleri” hakkında daimi arama kararı vermiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı ve Nusaybin Jandarma İlçe Komutanlığı arasında yapılmaya devam edilen daimi arama kararı ile ilgili yazışmalardan bir sonuç alınmamıştır.

22.12.2006 tarihinde, Nusaybin Emniyet Müdürlüğünce CMK 250. madde ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına bir yazı yazılmış olup yazıda Abdullah Düşkün’ün bedeninin bulunduğu tarih olan 20.05.1994’te “PKK terör örgüt üyesi olmak ve örgüt adına ideolojik amaçla adam öldürmek” suçunu işleyen Mehmet Bulun hakkında yapılan bir işlem olup olmadığı sorulmuştur.

13.03.2007 tarihinde, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı cevaben yazdığı yazıda sadece soruşturmanın derdest olduğunu belirtmiştir.

2009 yılında cezaevinde tutuklu bulunan iki gizli tanığın, terörle mücadele adı altında faaliyet yürüten bir suç örgütünün varlığından bahsedip işlenen suçlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi üzerine CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/906 hazırlık numaralı bir soruşturma başlatmıştır. Savcılığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 soruşturma numaralı dosyası ile birlikte yürüttüğü bu soruşturmanın ciddiyetle üzerine düşülmesi sonucu, tanık anlatımlarının birçok eski dosya bilgileri ile örtüştüğü görülerek, önemli kanıtlara ulaşılmış ve şüphelilerin bir kısmı tutuklanmıştır. Yaşanan gelişmelerin duyulmasıyla bölge kamuoyunda sorumluların tespit edilip yargılanabileceği umudu doğmuştur. Bu nedenle 2009 yılında Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde pek çok aile Şırnak Barosu aracılığıyla ve gönüllü avukatların desteğiyle kendi kayıplarının da akıbetlerini öğrenebilmek ve sorumluların bulunması amacıyla uzun süredir hiçbir ilerleme olmamış kayıp dosyaları ile ilgili olarak savcılıklara yeniden başvuru yapmıştır.

25.03.2009 tarihinde Abdullah Düşkün’ün eşi Hediye Düşkün Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına eşini öldüren kişilerden şikâyetçi olduğuna ilişkin beyanda bulunmuştur. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Abdullah Düşkün’ün öldürülmesi olayını 2009/430 soruşturma numarası altında incelemeye başlatmıştır.

30.03.2009 tarihinde CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2009/906 numaralı soruşturma kapsamında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan yazıda Cizre’de 1990-2000 yılları arasında jandarma ve polis bölgelerinde meydana gelen faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerle ilgili ayrıntılı bir tablo hazırlanması, 1993-1994 yıllarına ait nezarethane kayıt defterlerinin ve aynı yıllara ait İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından İl Jandarma Komutanlığına gönderilen vukuat raporlarının temin edilmesi, tanık Mehmet Nuri Binzet ve gizli tanık Tükenmez Kalem’in beyanlarında yer alan olaylarla ilgili yürütülen soruşturma dosyalarından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar kapsamında tanık beyanlarının yeniden alınması, fotoğraf teşhis ve fethi kabir işlemlerinin gerçekleştirilmesi, kimlik tespiti açısından gerekliyse biyolojik incelemelerin yapılması, mermi çekirdek ve kovanlarının gerekli kriminal incelemelerinin tamamlanması talep edilmiştir.

31.03.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında bu taleplerin yerine getirilmesini Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü ve İlçe Jandarma Komutanlığından istemiştir.

24.04.2009 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 2009/430 numaralı soruşturma kapsamında CMK m. 250 ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 30.03.2009 tarihli talebinin sonucu bildirilmiştir.

26.05.2009 tarihinde, Hediye Düşkün müşteki sıfatıyla Savcılık makamında ifade vermiştir.

19.11.2009 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu tarafından Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğüne müzekkere yazılmış olup Abdullah Düşkün'ün gözaltındayken kaybolması olayı ile ilgili olarak tanık Tacettin Düşkün'ün açık kimlik ve adres bilgilerinin tahkikatının yapılması istenmiştir.

26.02.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu tarafından Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğüne müzekkere yazılmış olup Abdullah Düşkün'ün gözaltındayken kaybolması olayı ile ilgili olarak Tacettin Düşkün'ün tanık olarak dinlenmesi için Savcılık nezdinde hazır edilmesi istenmiştir.

25.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 2009/430 numarası üzerinden yürütülen soruşturmaya ilişkin tahkikat aşamasını ve değerlendirmelerini göndermiştir. Buna göre öncelikle CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numaralı soruşturma üzerinden yürüttüğü ve daha sonradan Cizre Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma dosyasının 2009/430 numarasına kaydedildiği belirtilmiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı değerlendirmesinde, Abdullah Düşkün’ün öldürülmesi iddiası ile ilgili elde edilen bilgiler ve değerlendirmeler paylaşılmıştır.

19.03.2010 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı, Abdullah Düşkün’ün zorla kaybedilmesiyle ilgili olarak ayrıca Tacettin Düşkün’ün ifadesini almıştır.

08.12.2011 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı Soruşturma Bürosu tarafından Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığı talimat bürosuna müzekkere yazılmış olup Abdullah Düşkün’ün gözaltındayken kaybolması olayı ile ilgili olarak gerekli tahkikatın yapılması istenmiştir.

18.05.2012 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ayırma kararı vermiştir. Buna göre CMK 250. maddesi ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/906 numarası üzerinden yürütülen soruşturmanın Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numarası üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.

06.02.2013 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 2009/430 numaralı soruşturmasını tamamlayarak, fezlekeyle TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında dosya 2013/466 soruşturma numarasına kaydedilmiştir.

20.03.2014 tarihinde, TMK m. 10 ile görevli ve yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 6526 sayılı yasanın 19. maddesi ile TMK m. 10 ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevine son verilmesi sebebiyle, yetkisizlik kararı vererek 2013/466 numaralı soruşturma dosyasını Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, dosya burada 2014/1859 sayılı soruşturma sırasına kaydedilmiştir.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2014/1859 numarası verdiği soruşturma daha sonra yeniden Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.

16.07.2014 tarihinde Nusaybin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, suçun işlendiği zaman yürürlükte olan 765 sayılı Türk Ceza Kanununda düzenlenen 20 yıllık zamanaşımı süresinin 20.05.2014 tarihinde dolmuş olması sebebiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair 2014/1113 sayılı karar verilmiştir. Karar, maktulün hayatta olan çocuklarına tebliğ edilmemiş olması sebebiyle iade edilmiş ve 18.07.2014 tarihinde aynı sayıyla yeniden verilmiştir.

Kovuşturmaya yer olmadığı kararının ardından ailenin avukatı Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmuştur.

Ali Efeoğlu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Abdülaziz Özatlan
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Efeoğlu ailesinin vekili 24.01.1994 tarihinde İstanbul DGM Başsavcılığı’na başvurdu. Başsavcılığa verdiği dilekçe 1994/882 muharebe numaralı üst yazı ile Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne gönderildi.

Cumhuriyet Gazetesinin 26 Ocak 1994 tarihli nüshasında “Gözaltında kayıp iddiası” başlığı altında verilen haberde İTÜ İnşaat Fakültesi öğrencisi Ali Efeoğlu’nun gözaltında kaybedildiğine yer verilmesi üzerine, bu haberi suç duyurusu olarak kabul eden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı aynı tarihte soruşturma başlattı. İlk olarak Emniyet Müdürlüğünden Ali Efeoğlu’nun gözaltına alınıp alınmadığı soruldu ve alınmadığı yanıtı alındı.

İstanbul Emniyet Müdürlüğünce İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazılan 09.02.1994 tarihli yazıda, Ali Efeoğlu’nun avukatının İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne başvurarak müvekkilinin kaybolduğunu beyan etmesi üzerine yapılan arşiv incelemesi sonucunda Ali Efeoğlu’nun aranan kişilerden olduğu belirtildi.

07.01.2009 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu tarafından suçun işkence ve kötü muamele olduğu gerekçesiyle eski ceza kanununa göre zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle şüpheli olan İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğündeki ilgili görevliler hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verildi (Soruşturma No: 1994/4970, Karar No: 2009/92-6).

Söz konusu kovuşturmaya yer olmadığı kararı şikayetçilere ve vekillerine tebliğ edilmedi. 14.12.2012 tarihinde kararı öğrenen ailenin avukatı 22.12.2011 tarihinde kararın eksik soruşturma ve hatalı nitelendirme yapılarak verildiğini belirterek 2009/92-6 karar sayılı kovuşturma yapılmasına yer olmadığı kararının kaldırılmasını ve soruşturmanın genişletilmesini talep etti. Bakırköy 15. Ağır Ceza Mahkemesi 2012/668 değişik iş numaralı kararıyla talebi reddetti.

Ayhan Efeoğlu'nun Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Şikayetçi Osman Efeoğlu, 08.01.1993 tarihli ifadesinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak, kendisinden haber alınamayan oğlu Ayhan Efeoğlu ile ilgili İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi görevlilerinden şikayetçi olduğunu belirtti. Savcılığın kayıbın akıbetini sorması üzerine İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 09.11.1992 tarihli yazısında, Ayhan Efeoğlu hakkında 1990 - 1992 yılları arasında emniyet görevlilerince yapılan işlemleri anlattı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne göre Ayhan Efeoğlu en son 21.04.1992 tarihinde İstanbul’da meydana gelen silahlı çatışma sonucu ölen “yasadışı örgüt militanlarının” defnedilmesi sırasında güvenlik görevlilerine saldırı eylemleri içerisinde yer aldığı iddiasıyla yakalanarak İstanbul DGM’ye götürüldü, ancak savcılıkça serbest bırakıldı. Bu tarihten sonra bir daha gözaltına alınmadı. Soruşturma aşamasında, İstanbul ve İnegöl güvenlik birimlerine müzekkereler, İnegöl Cumhuriyet Başsavcılığı’na talimatlar yazılmasına rağmen Ayhan Efeoğlu’nun nerede olduğu tespit edilemedi.

21.01.2008 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu, isnat edilen suçu işkence ve kötü muamele kabul ederek 15 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğuna; dolayısıyla şüpheli olan İstanbul Emniyet Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü görevlileri hakkında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verdi (Soruşturma no:1992/41786, Karar no:2008/823-20). Söz konusu karar şikayetçi ve vekillerine tebliğ edilmediği için karardan 14.12.2011 tarihinde haberdar olan şikayetçiler 23.12.2011 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karara itiraz etti. 19.03.2012 tarihinde, Bakırköy 15. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından itirazın reddine karar verildi.

Eski özel tim görevlisi ve Jitem elemanı Ayhan Çarkın’ın medyaya yansıyan, 1990’lı yıllarda görevi sırasında şahit ve dahil olduğu, içlerinde Ayhan Efeoğlu’nun da olduğu yasadışı infazlar ile ilgili beyanları üzerine İstanbul Barosu’na bağlı avukatlar tarafından 23.03.2011 tarihinde suç duyurusunda bulunuldu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Madde ile Yetkili) tarafından 24.03.2011 tarihinde 2011/647 dosya numarası ile tekrar soruşturma başlatıldı.

26.03.2011 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Madde ile Yetkili), şüpheli Ayhan Çarkın’ın ifadesine başvurdu. Sorgulama tutanağında yer alan olaylardan biri de Ayhan Efeoğlu’na ilişkindi. Buna göre, bir telsiz anonsu üzerine Siyasi Şube’ye giden Ayhan Çarkın, sorgu sırasında uğradığı işkence sonucu ölen bir kişinin koliye konmuş bedeni ile karşılaştı. Çarkın’ın ifadesine göre, o sırada Siyasi Şube’de bulunan kişiler, Fikret Işınkaralar, Ali Osman Akar, Baki Avcı, Hasan Erdoğan, Ahmet Sakarya, Şefik Kul, Ayhan Özkan ve Ali Çetkin idi. Bu kişilerden Ali Osman Akar ile Ahmet Sakarya, koli içindeki bedeni kamyonet ile İstanbul dışında bir yere götürüp gömdü. Ayhan Çarkın, ifadesinde, daha sonradan bu kişinin Ayhan Efeoğlu olduğunu konuşmalardan duyarak öğrendiğini, ancak sorgusunun kim tarafından yapıldığını bilmediğini belirtti.

Yapılan soruşturma sırasında, Ayhan Efeoğlu’nun o dönem Şişli Gayrettepe Siyasi Şube Müdürlüğü’nde öldürüldüğünün iddia edilmesi üzerine, bazı polisler hakkında ayırma kararı verilerek, dosya 2011/809 soruşturma sırasına kaydedildi. Bu dosya yetkisizlik kararı ile Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

2011/647 soruşturma numaralı dosya hakkında, Ayhan Efeoğlu, Hüsamettin Yaman ve Soner Gül’ün işkenceyle öldürüldükleri iddiası ile ilgili olarak ayırma kararı verilerek, dosya 2011/1830 soruşturma numarasına kaydedildi ve görevsizlik kararı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

31.03.2011 tarihinde müştekiler vekilleri aracılığıyla İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı’na (CMK 250. Madde İle Yetkili) dilekçe yazarak Ayhan Çarkın’ın suç ortaklarının tespit edilebilmesi ve maddi gerçeğin açığa çıkarılması için soruşturmanın derinleştirilmesini talep etti.

27.09.2011 tarihinde, 2011/647 sayılı soruşturma dosyası bir kısım mağdurlar açısından yetkisizlik kararı ile CMK 250. Madde İle Yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

28.09.2011 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Madde İle Yetkili), soruşturulması gereken eylemlerin ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgüt ya da bir terör örgütü tarafından işlendiğinden bahsedilemeyeceğinden dolayı görevsizliğine karar vererek, 2011/1830 soruşturma numaralı dosyayı yetkili ve görevli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi (Karar no:2011/473). Dosya İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Bürosu’nun 2011/71615 numaralı soruşturma sırasına kaydoldu.

06.01.2012’de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na (CMK 250. Madde İle Görevli) Ayhan Çarkın hakkında her iki savcılıkça da soruşturma yürütülmesi sebebi ile dosyaların birleştirilmesi hususunda görüşleri soruldu. Birleştirilme düşünülmediği takdirde Ayhan Efeoğlu hakkında verdiği ifadesinde, söz konusu bedenin kime ait ve öldürme eyleminin şüphelilerinin Fikret Işınkaralar, Ali Osman Akar, Baki Avcı, Hasan Erdoğan, Ahmet Sakarya, Şefik Kul, Ayhan Özkan ve Ali Çetkin olduğunu ne şekilde ve kimden öğrendiğinin, bedenin ne şekilde öldürüldüğünü bilip bilmediğinin tekrar ifadesine başvurularak öğrenilmesi istendi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 10.02.2012 tarihinde Ayhan Efeoğlu, Hüsamettin Yaman ve Soner Gül’ü işkenceyle öldürme suçunun şüphelileri hakkında Ergenekon ve Susurluk Terör Örgütü üyeliklerinden soruşturma açıldığının basın aracılığıyla bilindiğini, şüpheliler hakkında söz konusu mağdurlar yönünden örgüt tarafından öldürülme eylemine yönelik karar verilmesi gerektiğini, eylemin örgüt tarafından gerçekleşmediği düşüncesinin var olması durumunda ise kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilerek dosyanın Başsavcılığa gönderilmesi gerektiğini beyan ederek, 2011/71615 soruşturma numaralı dosya hakkında 2012/117 sayılı görevsizlik kararı verdi. Dosya, CMK 250. Madde İle Görevli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

06.03.2012 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK. 250. Madde İle Yetkili ) şüpheli Ayhan Çarkın’ın anlatımlarına konu olan Ayhan Efeoğlu’na yönelik gerçekleştirildiği iddia olunan eylemlerin haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgüt tarafından işlendiğine, ancak şüphelilerin böyle bir örgüte üye olduklarına dair somut delil elde edilemediğinden, şüpheliler hakkında atılı suçtan kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair ek karar verdi (Soruşturma no:2012/535). Sanıklar hakkında tasarlayarak insan öldürme suçlarından dolayı soruşturmanın devam ettirilmesi için görevsizlik kararı verilerek dosya 2012/97 numaralı görevsizlik kararı ile yeniden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.

17.05.2012 tarihinde, Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi (CMK 250. Madde İle Görevli), sanıkların hakkında kasten adam öldürmekten soruşturmanın devam ettiğine vurgu yaparak, kararda yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle 2012/535 soruşturma sayılı ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yapılan itirazın reddine karar verdi.

Edip Aksoy ve Orhan Cingöz'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CICEK AND OTHERS v TURKEY.pdf
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:6 aylık zaman sınırına uyulmaması nedeniyle usülden kabul edilemezlik kararı
AİHM'nin başvuru numarası 28883/05 olan dosyada 26 Mart 2013 tarihinde verdiği kabuledilemezlik kararındaki bilgilere göre 9 Ağustos 2001 tarihinde Rukiye Aksoy, 4 Eylül 2001 tarihinde ise Ayşe Cingöz Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı bir dilekçe vererek Edip Aksoy ve Orhan Cingöz'ün kaybedilmesine ilişkin açılan soruşturmada herhangi bir ilerleme olup olmadığını sordu. Ayşe Cingöz, dilekçeyi verdiği gün alınan ifadesinde olayın görgü tanıklarının da isimlerini verdi.

Temmuz 2005 tarihinde, Edip'in eşi Rukiye Aksoy ve Orhan'ın annesi Ayşe Cingöz'ün Silopi Savcılığında ifadeleri alındı. Rukiye Aksoy, savcıya Abdülkadir Aygan'ın itiraflarının yer aldığı 2004 tarihli gazeteleri göstererek Aygan'ın Edip ve Orhan'ı öldürerek gömdüklerini iddia ettiği yerlerin araştırılmasını talep etti.

16 Temmuz 2005'te Hürriyet Gazetesi'nde yayınlanan habere göre Savcılık kimliği tespit edilemeyen iki kişinin cenazesinin 28 Haziran 1995 günü bulunduğunu, açılan soruşturma dosyasında görevsizlik kararı verildiğini ve cenazelerin "örgüt üyesi" oldukları gerekçesiyle Silopi Başköy Kimsesizler Mezarlığına gömüldüğünü bildirdi. Aileler o dönem çekilen fotoğraflardan Aksoy ve Cingöz’ü teşhis etti ve cenazelerin kendilerine verilmesini talep etti ancak Savcılık cenazelerin teslim alınabilmesi için DNA testi yapılması gerektiğini belirterek inceleme için 14 Temmuz 2005 tarihini belirledi. Belirlenen mezar, Silopi Cumhuriyet Savcılığı ve Silopi Belediyesi görevlileri, Silopi Devlet Hastanesinden bir doktor, İHD temsilcileri ve Silopi Jandarma Komutanlığına bağlı bir grup askerle birlikte Başköy Mezarlığında yapılan inceleme sonucunda 14 Temmuz’da bulundu. Mezardaki 4 bedenin kemik incelemesini yapan doktor, bir kişinin kafatasının arka kısmındaki kurşun girişini saptadı. Mezarlıkta bulunan cenazeler numaralandırılırken, alınan kemik örnekleri İstanbul Adli Tıp Merkezine gönderildi. 2006 yılında yapılan DNA analizinde, açılan mezardan çıkarılan kemiklerin Edip Aksoy ve Orhan Cingöz'e ait olmadığı ortaya çıktı.

6 Ağustos 2008 tarihinde, Diyarbakır Savcısı, müruru zamanın dolduğu gerekçesiyle soruşturmayı bitirme kararı aldı. Savcı aldığı kararda, bunun “hürriyetten yoksun bırakma” suçu olduğunu, bu nedenle zamanaşımı süresinin on yıl olduğunu belirtti.

Rukiye Aksoy 19 Eylül 2008 tarihinde avukatının yardımıyla Savcının kararı aleyhine Siverek Ağır Ceza Mahkemesine itirazda bulundu ancak itiraz, 25 Kasım 2008 tarihinde Siverek Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi. Siverek Mahkemesi, Rukiye Aksoy’un gazete haberleriyle ilgili iddialarına cevap vermedi. Karar, 3 Ocak 2009 tarihinde Aksoy’un avukatına tebliğ edildi.

İç hukuk yollarının tıkanmasıyla beraber Rukiye Aksoy ve Ayşe Cingöz 1 Haziran 2009 tarihinde AİHM’ye başvurdu. Rukiye Aksoy, Edip Aksoy’un kayboluşundan, Sözleşme’nin 2., 3., 5., 6., 8., 13. ve 14. maddelerini ihlal eden devlet görevlilerinin sorumlu olduğundan şikayet etti ancak Mahkeme 6 aylık başvuru süresine uyulmadığına karar vererek başvuruları kabuledilemez buldu.

Ferhat Tepe'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF TEPE v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Ferhat Tepe'nin babası İshak Tepe 29 Temmuz 1993'te Bitlis Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurarak oğlunun kontr-gerilla güçleri tarafından kaçırıldığını ve hayatından endişe ettiğini bildirdi; aldığı isimsiz telefondan bahsederek telefonlarının kaydedilmesini ve arayan kişilerin bulunmasını talep etti.

4 Ağustos 1993 tarihinde Ferhat Tepe’nin cansız bedeni Hazar gölü kıyısında bulundu. Aynı gün savcı ve adli tabip, ölümün boğulma sonucu gerçekleştiğini bildirerek başka incelemeye gerek olmadığına karar verdi ve başkaca bir işlem yapılmadan ceset Elazığ kimsesizler mezarlığına gömüldü. Olaydan yine isimsiz bir telefonla haberdar olan İshak Tepe 9 Ağustos'ta oğlunu teşhis ederek cenazesini teslim aldı. Ferhat'ın tüm vücudunda ağır işkence izleri, elleri ve ayaklarında bağlandığını gösteren izler ve sigara yanıkları vardı. Bu izlerin hiçbiri adli tıp raporuna yansımamıştı. Ferhat Tepe’nin gözaltında tutulduğu 28 Temmuz, 4 Ağustos tarihleri arasında işkence gördüğü yine aynı tarihlerde gözaltında bulunan kişilerce de doğrulanıyordu; Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde aynı günlerde gözaltına alınan HEP Bismil İlçe Başkanı Mümtaz Çerçel'in de aralarında bulunduğu 14 tanık, Tepe'yi Diyarbakır Jandarma Alay Komutanlığı'nda gördüklerini söylüyorlardı.

9 Ağustos günü Sivrice Cumhuriyet Savcılığı açtığı soruşturmada yetkisizlik kararı vererek dosyayı Bitlis Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdi. Üç gün sonra, 12 Ağustos 1993'te Bitlis Cumhuriyet Başsavcılığı da yetkisizlik kararı vererek dosyayı Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdi.

İshak Tepe, oğlunun kaçırılarak öldürülmesiyle ilgili soruşturma yürütülmesi talebiyle aralarında Meclis Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu ve çeşitli bakanlıkların da yer aldığı pek çok kuruma dilekçeyle başvurdu.

Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı 15 Kasım 1994'te olayla ilgili daimi arama kararı çıkarttı.

İç hukuk yollarında hiçbir ilerleme olmayınca İshak Tepe 4 Mayıs 1995'te oğlunun devlet yetkilileri veya onların bilgisi dahilinde hareket eden kişilerce kaçırılması ve gözaltında işkence edilerek öldürülmesi, ve hükümetin etkin bir soruşturma yürütmemesi iddiasıyla AİHM’ne başvurdu. Başvurusunun ardından kendisi ve geniş aile bireyleri polis tarafından büyük baskılara maruz kaldı; Tepe ailesinden pek çok kişi uzun süreler boyunca gözaltına alındı ve AİHM başvurusu nedeniyle tehdit edildi. 19 Şubat 1997'de İshak Tepe hakkında oğlunun ölümüne ilişkin iddiaları nedeniyle "güvenlik güçlerini tahkir ve tezyif etme" suçundan soruşturma başlatıldı ve bir yıl hapse mahkum oldu.

AİHM, 9-14 Ekim 2000 tarihlerinde Ankara’da tanıkları dinledi. 14 tanığın tamamı çeşitli kişilerce ve şekillerde mahkemede ifade vermemeleri ya da ifadelerini değiştirmeleri yönünde tehdit edildi; bazıları yeniden gözaltına alınarak kaybedilmeye çalışıldı; bazılarına para teklif edildi. Türkiye'deki ve AİHM'deki davada yalancı tanıklık yapan Taner Şarlak, yıllar sonra Evrensel gazetesine neden mahkemede yalan beyanda bulunduğunu şöyle anlattı: "Ferhat Tepe'nin öldüğünü cezaevinde öğrendik. Orada biz, olayı gördüğümüzü söyledik ve bir mektup kaleme almaya karar verdik. Kamuoyuna tüm yaşadıklarımızı ve Ferhat Tepe ile ilgili bildiklerimizi mektupta anlattık. Biz üç ay sonra ilk mahkemede çıktık, aradan 4 sene geçti. 9 Ekim'de Hazro'dayken eve polis geldi. Mahkemeye Ankara'ya çağrıldığımızı söylediler. İshak Tepe, Ferhat'ın babası, bizim mektubumuz üzerine bizi tanık olarak yazdırmış. Önce Hazro Kaymakamlığı'na gittik. Kaymakam gitmemizi istemiyordu bağırıp duruyordu. Bize yol parası verdiler Diyarbakır'a geldik. Orada bizi, 4 sene önce işkence gördüğümüz Ferhat Tepe'yi gördüğümüz yere indirdiler. Sonra yanlışlık olmuş dediler, çıkarttılar. Bu bize korku vermek için yapılan bir durumdu. Oradan havaalanına geldik. Bizi uçak ile Ankara'ya gönderdiler, iner inmez sivil bir askeri araçla Tuncay binbaşı aldı, otele geldik. Burada İçişleri Bakanlığı'nda Hukuk Muşaviri İbrahim U. ve Binbaşı Ahmet Tuncay Ç. yanımıza geldi. Bir de emniyetten biri vardı. Bize iyi ifade verirsek zarar görmeyeceğimizi, iş imkanı ve yarar sağlayacağımızı söylediler. Sonra mahkemeye çıktık yalan söyledik, görmedik dedik Ferhat Tepe'yi. Diyarbakır’a geldik Hazro’ya döndük. Daha sonra bize verilen sözün arkasına düştük madem yalan söylemiştik. Diyarbakır’a valiliğe geldik, talepte bulunduk. Bize yol parası verdiler, Ankara’ya gönderdiler. Ankara’da İl Jandarma Komutanlığı’na gittik, Tuncay binbaşıya ulaşmaya çalıştık ama bizi başlarından attılar. Böyle bir şeyin olmadığını, bizim uydurduğumuzu söylediler. En son 1 sene önce bir dilekçe yazdık, gözaltında ve Ankara’da yaşadıklarımızı anlattık. Bize 4 ay önce cevap geldi. Cevapta Diyarbakır’da 30 gün gözaltında kaydımızın bulunmadığı ve otelde yapılan teklifin söz konusu olmadığı yazılıydı. Sonra tüm bildiklerimi İnsan Hakları Derneği’ne anlattım. Öncelikle pişmanım keşke tüm doğruları anlatsaydım. Ama ben de o zaman 16 yaşındaydım 30 gün işkence gördüm imkansızlık da eklenince böyle bir şey oldu. 13 yıl vicdan azabı çektim. Artık elimden bir şey gelirse yapmak isterim. Bir faydası olacaksa, mahkeme açılırsa tanıklık yapabilirim. Artık bu acıların son bulmasını diliyorum, başka ne diyeyim."

Tanıkların yalan beyanları ve yokluğunda Mahkeme, 9 Mayıs 2003 tarihli kararında başvurucunun oğlunun devlet güçlerince veya devlet adına hareket eden kişilerce kaçırılıp öldürüldüğüne dair yeterli delil olmadığına ancak Ferhat Tepe’nin kaçırılması ve öldürülmesi olayına ilişkin açılan soruşturmada “şaşırtıcı eksikliklerin bulunduğunu”, olayla ilgili polis ve çeşitli savcılıkların gerçek anlamda işbirliği yapmadıklarını ve savcıların olayla ilgili soruşturmayı derinleştirmediklerini, başvurucunun verdiği bilgiler doğrultusunda muhtemel tanıkların tespit edilmesi amacıyla gerekli adımların atılmadığını, savcıların soruşturma kapsamında polis memurları ve güvenlik görevlilerinin ifadelerini almadıklarını, soruşturmanın gazetecileri hedef alan muhtemel kişileri de kapsayacak şekilde derinleştirilmediğini, başvurucunun, Ferhat Tepe’nin Diyarbakır Cezaevi'nde gözaltında tutulduğunu gören tanıklar olduğunu iddia etmesine rağmen bu kişilerin ifadeleri alınmadan sadece gözaltı kayıtlarının incelendiğini, şüpheli olmasına rağmen ölümle ilgili herhangi bir Adli Tıp uzmanınca otopsi yapılmadığını, bu tip vakalarda uzman bir hekim tarafından yeterli bir otopsi yapılıncaya dek ölünün bedeninin korunması gerekmesine karşın bu konuda bir tedbir alınmadığını belirterek Ferhat Tepe'nin ölümü konusunda etkin ve yeterli bir soruşturmanın yürütülmemesi nedeniyle Sözleşmenin 2. maddesinin usulden ihlal edildiğine karar verdi. Mahkeme ayrıca hükümetin yeterli işbirliği yapmadığını, dava konusu olayın aydınlatılması için gerekli bilgi, belge ve tanıklara ulaşımı sağlamadığı gerekçesiyle Sözleşmenin 38/1 (a) maddesinin; ve başvurucunun oğlunun ölümünün aydınlatılması için etkin bir cezai soruşturma yapılmadığı gerekçesiyle Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi ve hükümeti Tepe ailesine manevi tazminat vermeye mahkum etti.

Ferhat Tepe’nin öldürülmesinden bir süre sonra, Tepe’nin de avukatlığını üstlenen Şevket Epözdemir’in öldürülmesi olayında da Korkmaz Tağma’nın adı geçti ancak her iki olayla ilgili de hakkında soruşturma açılmadı. 1994-1996 yılları arasında Genelkurmay Silahlanma, Savunma ve Araştırma Daire Başkanlığı'na atanan Tağma, 1996 yılında bu görevde iken kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayrıldı.

Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı 04.08.2013 tarihinde dosyayı zamanaşımı kararıyla kapattı. Tepe ailesi 20 Mart 2014 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme, 16 Haziran 2016’da yaşam hakkı kapsamında etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünün ihlal edildiğine hükmederek hükümeti aileye manevi tazminat ödemeye mahkum etti. Soruşturmanın yeniden açılması talebi ise zamanaşımı gerekçesiyle reddedildi.

Hasan Gülünay'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Abdülaziz Özaltan
Soruşturma / Dava tarihi:2009-05-29
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
Zorla kaybedilen Hasan Gülünay'ın eşi Birsen Gülünay, eşini uzun süre arayıp birçok makama sözlü başvuru yaptıktan sonra 1992 yılı içerisinde TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyon Başkanlığına başvurarak eşinin akıbetinin araştırılmasını talep etti. İnsan Hakları Komisyonunun İstanbul Valiliğine verdiği talimat sonucu valilik 28 Eylül 1992 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğünden konunun araştırılmasını talep etti. Emniyet Müdürlüğünden herhangi bir yanıt gelmemesi üzerine 19 Temmuz 1994 tarihinde valilik aynı bilgileri tekrar istedi. Emniyet ise ilk talebin üzerinden yaklaşık iki sene geçtikten sonra, 23 Ağustos 1994 tarihinde, sadece kayıtlarını kontrol edip iddiaları araştırmadan Hasan Gülünay’ın hiç gözaltına alınmadığını belirtti.

Elimize ulaşan evraka göre arama çabaları sonuçsuz kalan Birsen Gülünay, 2009 yılında İnsan Hakları Derneği aracılığı ile 17 ayrı kayıp yakını ile birlikte tekrar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulundu. Kayıp yakınları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan 2008/209 esas numaralı, halk arasında Ergenekon Davası olarak bilinen davada, açığa çıkan gerçekler ve yeni deliller ışığında zorla kaybetme dosyalarının yeniden açılarak bu dava ile birleştirilmesini talep etti. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı gereğinin icrası için Şişli Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı 25 Haziran 2009 tarihinde Hasan Gülünay’ın Gayrettepe Asayiş Şube Müdürlüğünde kaybolduğu gerekçesiyle yetkisizlik kararı vererek dosyayı tekrar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu 2009/41443 soruşturma numarasıyla kaydettiği dosyada 17 Temmuz 2009 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğünden Hasan Gülünay’ın 20 Temmuz 1992 tarihinde gözaltı kaydı olup olmadığını sordu. Emniyet, böyle bir gözaltı işlemi olmadığı cevabını verdi. Dosyada başkaca işlem yapmayan Savcılık 31 Temmuz 2009 tarihinde suçun 15 senelik zamanaşımına tabii olduğu iddiası ile kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Şikâyetçi vekilinin itirazı üzerine Beyoğlu 2. Ağır Ceza Mahkemesi 15 Ekim 2009 tarihinde soruşturmaya devam kararı verdi. Bunun üzerine Savcılık 2009/61296 soruşturma numarası verdiği dosyayı daimi aramaya alarak üç yıl boyunca, İstanbul Emniyet Müdürlüğü ile “Hasan Gülünay’ın yaşayıp yaşamadığının tespiti” talepli aylık rutin yazışmalar dışında işlem yapmadı.

Şikâyetçi vekilleri 24 Mayıs 2012 tarihinde Hasan Gülünay’ı emniyette gözaltındayken gören E.Ç ile itirafçı Ayhan Çarkın’ın tanık olarak dinlenilmesini talep etti. Talebi yerine getirmeyen Savcılık 31 Ekim 2012 tarihinde 20 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Şikâyetçi vekilleri 18 Aralık 2012 tarihinde karara itiraz ettiyse de Bakırköy 7. Ağır Ceza Mahkemesi 22 Ocak 2013 tarih ve 2013/48 D. iş. sayılı kararı ile itirazı reddetti. Bunun üzerine başvuru yolları tükenen şikâyetçiler 08.04.2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine başvuru yaptı. Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Araştırmaları Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, TESEV, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, ve Anayasal Haklar ve İnsan Hakları için Avrupa Merkezi imzasıyla zorla kaybetme suçuna ilişkin sunulan bağımsız görüşü dosyaya kabul eden Mahkeme, 21 Nisan 2016 tarihinde yaşam hakkı kapsamında etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünün ihlal edildiğine ancak ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için dosyanın yeniden soruşturma yapılmak üzere ilgili Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesine, zamanaşımı kararı nedeniyle yer olmadığına karar verdi. Başvurucunun tazminat talebi olmaması nedeniyle herhangi bir tazminata hükmedilmedi.

Hayrettin Eren'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
26 yaşındaki Hayrettin Eren, 12 Eylül darbesinin ardından 21 Kasım 1980 günü arkadaşı ile birlikte İstanbul Saraçhane’de Haşim İşcan geçidinin üzerinde gözaltına alınarak Karagümrük Karakolu’na götürüldü. Beş kişi onu gözaltına alınırken gördüğüne, karakolda ve siyasi şubede işkenceyle sorgulandığına tanıklık ederek suç duyurusunda bulundu; ancak o günden itibaren kendisinden haber alınamadı.

3 Mart 2011 tarihinde içlerinde Hayrettin Eren’in kardeşi Faruk Eren’in de yer aldığı toplam on iki kişi, 12 Eylül 1980 askeri darbesini takip eden süreçte gözaltında kaybolan, öldürülen veya yargısız infaza uğratılan yakınları için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundular. Suç duyurusuna konu olan suçlar ise şu şekilde belirtildi: sistematik olarak kasten öldürme ve işkence, kişi hürriyetinden yoksun kılma, kaybetme, Anayasal güvenceleri ortadan kaldırma, kişi özgürlüğü ve güvenliğini ihlal ve siyasi partiler, basın ve sendikalar üzerindeki kısıtlamalar nedeniyle düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü ihlal. Dilekçenin ilerleyen bölümlerinde TCK 77’den alınan referans da göz önünde bulundurularak, sistematik işkencenin insanlığa karşı suç olarak kabul edilmesi nedeniyle, evrensel bir hukuk kuralı olan zamanaşımının işlemeyeceği gerçeğinin kabul edilmesi gerektiği ifade edildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu 2014 yılında, 2012/40291 sayılı soruşturma dosyası için kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi. 20 Ocak 2015 tarihinde bu karara itiraz edildi; ancak 16 Şubat 2015’te İstanbul 4. Sulh Ceza Hâkimliği, itirazın reddine hükmetti. Bunun üzerine aileler 27 Mart 2015 tarihinde Bakırköy 5. Ağır Ceza Mahkemesine gerekli belgeleri sunarak Anayasa Mahkemesi’ne başvurdular ve başvurularının işkence yasağı, yaşama hakkı ve medeni siyasal haklar ile ilgili olan ulusal/uluslararası hukuk normları kapsamında soruşturma yapılması gerektiğini ifade ederek yakınlarının nerede olduklarının tespiti ile AİHS 5/5 ve 41 maddeleri uyarınca hakkaniyete uygun maddi ve manevi tazminat taleplerinde bulundular. 14 Temmuz 2015 tarihinde Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Bürosu’na, eksik olduğu söylenmiş olan bazı belgelerin de teslimi gerçekleştirilerek başvuru tamamlandı.

Hüseyin Demir'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Ramazan Ertunç
Soruşturma / Dava tarihi:1994-10-01
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
01.10.1994 tarihinde, İdil - Cizre Karayolu üzerinde bir arazide kimliği belirsiz bir beden bulunması üzerine İdil Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından olay yeri görgü ve tespit tutanağı ve otopsi raporu düzenlendi, ancak klasik otopsi yapılmasına gerek duyulmadı. Tutanak ve rapora göre, bedenin gözleri bağlıydı ve kurşun yaraları vardı. Ayrıca, üzerinde para bulunmuştu.

Jandarma, bedeni bulan çoban F.Ç.’nin ifadesini aldı. F.Ç., hayvanlarını otlatırken bedene tesadüfen rastlamış, etrafta başka birini görmemişti.

İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, C.Y.’nin ifadesine başvurdu. C.Y., olay günü Hüseyin Demir’in beraber işlettikleri dükkanın borçlarını ödemek için, üzerinde para ile Silopi’ye doğru yola çıktığını, sonrasında sivil şahıslar tarafından Silopi’de kullandığı arabadan zorla çıkartılarak yine sivil bir arabayla götürüldüğünü duyduğunu anlattı. Savcılığın ifadesine başvurduğu Ramazan Demir ise, oğlunun ölüm haberini çalışmak için gittiği İzmir’de duyduğu için olayın gerçekleşme biçimi hakkında bilgi sahibi değildi.

Soruşturmada başkaca bir işlem yapmayan İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, 27.12.1994 tarihinde daimi arama kararı vererek soruşturma için İdil İlçe Jandarma Komutanlığı’nı görevlendirdi. Bu tarihten itibaren, İdil Cumhuriyet Başsavcılığı ile İdil İlçe Jandarma Komutanlığı arasında yasa gereği yapılan rutin yazışmalar 2009 yılına kadar sürdü ancak fail veya faillere ilişkin herhangi bir bilgi ya da belgeye ulaşılamadı.

03.03.2009 tarihinde, Ramazan Demir vekili aracılığıyla İdil Cumhuriyet Başsavcılığı’na tekrar başvurdu. Bu sefer dilekçesinde, geçen süre içerisinde korktuğu için hiçbir yere başvuramayan ve olay tarihinde Hüseyin Demir ile beraber olan iş arkadaşı A.Y.’nin anlatımlarına yer verdi. Ayrıca, 05.10.1994 tarihinde Savcılık’ta ifade veren C.Y.’nin de aynı korkuyla gerçekleri ifade edemediğini söylerek ifadesine tekrar başvurulmasını talep etti. İfadesine başvurulmasını talep ettiği diğer kişiler Ömer Demir, Kerime Demir ve A.Y. idi.

Bunun üzerine İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, A.Y., Ömer Demir ve Ramazan Demir’in ifadesine başvurdu. Hepsi kaçırılma anına ilişkin anlatımlarda bulundu.

Ek olarak, Ramazan Demir, Hüseyin Demir’in cenazesinden sonra taziyeye gelenlerden birinin kendisine İdil ve Cizre İlçelerinde adam kaçıran Ahmet Çıplak ve Abdulkadir Uğur isimli şahısların olduğunu söylediğini beyan ederek bu isimlerin araştırılmasını talep etti.

22.11.2012 tarihinde, vekili aracılığıyla İdil Cumhuriyet Başsavcılığı’na tekrar başvuran Ramazan Demir, yaptıkları araştırmalar sonucu 1994-1995 yılları arasında İdil İlçesi Sulak Köyü Jandarma Karakolu’nda Ahmet Çıplak adında rütbeli bir askerin görevli olduğunu öğrendiklerini, ayrıca itirafçı Abdulkadir Aygan’ın basın organlarına verdiği beyanlarında Apo kod adlı Uzman Çavuş Abdulkadir Uğur isimli bir kişiden söz ettiğini beyan etti. Her iki ismin de araştırılmasını talep etti.

Savcılığın kovuşturmaya yer olmadığı kararına istinaden itiraz başvurusu da reddedilince Demir ailesinin avukatı Haziran 2015’te Anayasa Mahkemesine başvurdu.

Hüseyin Eser'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Hüseyin Eser 19 Aralık 1992 günü korucu başı Felemez Aslan’ın talimatıyla korucular tarafından gözaltına alındı. Cenazesi ertesi gün Midyat-Batman karayolunun 2,5 km ilerisinde bulundu ve otopsisi yapılmak üzere Midyat Devlet hastanesine getirildi. Defin ruhsatı 21.12.1992 günü Hüseyin Eser’in oğlu Ramazan Eser tarafından alındı.

Savcılık tarafından düzenlenen fezlekede suç ‘’ideolojik nedenle adam öldürme’’ olarak belirtildi ve sanıklar, ‘’sayıları ve kimlikleri tespit edilemeyen PKK terör örgütü mensupları’’ olarak belirtildi. 1992 yılında başlayan hazırlık soruşturmalarının akabinde savcılık, 31.03.1993 tarihli kararında meçhul sanıklara isnat edilen suçun, 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılanması hakkındaki Kanunun 9. Maddesi gereği Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına girdiğine kanaat getirerek görevsizlik kararı vermek suretiyle evrakın görevli Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verdi.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Nisan 1993 tarihinde daimi arama kararı verildi. Mardin Emniyet Müdürlüğü ile Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı arasında 22.10.1993 tarihinde başlayan yazışmalar 10.11.2003 tarihine kadar usulen devam etti. 2004 yılındaki değişikliklerle DGM’lerin kaldırılmasıyla Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı muhatap haline geldi ve aynı daimi arama kararı, 28.02.2006 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verildi. Daimi arama kararına istinaden Midyat Jandarma Karakol Komutanlığı ile yürütülen yazışmalar 16.04.2012 tarihinde son buldu.

24.01.2013 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı olaya karışan şüpheli ya da şüphelilerin yakalanamaması veya açık kimliklerinin tespit edilememesi; suçun 20 yıllık dava zamanaşımı süresine tabi suçlar kapsamında olduğuna dayanarak bu sürenin 20.12.2012 tarihinde dolduğu gerekçeleriyle kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verdi. Bu karar üzerine 25.08.2015 tarihinde Ramazan Eser ve Hayri Eser, kovuşturmaya yer olmadığı kararının kendilerine tebliğ edilmediğini, karardan 18.08.2015 günü tesadüfen haberdar olduklarını belirterek Diyarbakır Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğine gönderilmek üzere İstanbul Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğine takipsizlik kararına karşı itiraz etti.

Hüseyin Toraman'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Bianet’in 18 Ekim 2014 tarihli haberindeki bilgilere göre 1991'de Fatih Cumhuriyet Savcısı Zafer Sercan Yetişir'in açtığı soruşturma bir sonuca ulaşmadı. Türkiye İnsan Hakları Vakfı'ndan (TİHV) Evren Özer'in bilgi edinme başvurusunu ihbar kabul eden İstanbul Cumhuriyet Savcısı Veysi Büyükkılıç, 14 Ekim 2011'de soruşturma başlattı ancak dosya, zaman aşımı gerekçesiyle kapatıldı.
Kenan Bilgin'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti CASE OF İRFAN BİLGİN v. TURKEY
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:Yes
AİHM Kararı:Sözleşme maddelerinin ihlal edildiği kararı
Kenan Bilgin, 12 Eylül 1994 sabahı Ankara Dikmen'de bir otobüs durağından sivil polislerce gözaltına alındı. Ailesi gözaltıyla ilgili bilgilendirilmedi ancak kardeşi İrfan Bilgin kimliğini açıklamayan bir kişi tarafından üç defa arandı ve kendisine ağabeyinin üç diğer kişiyle beraber Gölbaşı'nda tutulduğu, gördüğü işkenceler sonrasında durumunun ciddi olduğu söylendi. 15 Kasım 1994'te gelen son telefonda ağabeyinin başka bir yere götürüldüğü bilgisi verildi.

3 Ekim 1994'te ailenin avukatı Meclis İnsan Hakları Komisyonuyla bağlantıya geçti ve olayla ilgili basına yazılı bir metin gönderildi. Aile hem kendisi hem de avukatları aracılığıyla Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Başsavcılığa dilekçe ile de başvurdu. Başsavcılıktan 10 Ekim'de gelen cevapta Kenan Bilgin adında birinin gözaltı kayıtlarında görünmediği söylendi. Aynı gün aile yine bir basın açıklamasıyla olayı kamuoyuyla paylaştı ve İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesine başvuru yaptı. İHD ertesi gün Valiliğe ilettiği dilekçe ile Kenan Bilgin'in acilen savcılık huzuruna çıkartılmasını talep etti.

Bilgin ailesi, kendileri de 12-27 Eylül tarihleri arasında Ankara Emniyet Müdürlüğünde gözaltında tutulan, Kenan Bilgin'i gözaltında gören ve işkenceye tabi tutulduğuna şahit olan 10 tanığa ulaşarak yazılı ifadelerini topladı; 9 Kasım 1994'te görgü şahitlerinin yazılı ifadeleriyle birlikte savcılığa yeniden başvurdu ve Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde görevli polislerden şikâyetçi oldu. 21 Kasım 1994'te Ankara DGM'deki bir duruşmada müdafilerden biri Kenan Bilgin'i gözaltında gördüğünü; bir diğeri ise gözaltındayken polislerin kendisini konuşmazsa sonunun Kenan Bilgin gibi olacağı yönünde tehdit ettiğini belirtti. 27 Eylül'de gözaltına alınan ve 13 gün tutulan bir avukat da Kenan Bilgin'i gözaltında gördüğünü belirterek, Kenan Bilgin'in kendisine 22 gündür gözaltında tutulduğunu ve polisin kendisini kaybetme niyetinde olduğunu düşündüğünü, ailesine haber vermesini istediğini söyledi.

Bütün tanıklara rağmen Emniyet Müdürlüğü Kenan Bilgin'in gözaltına alındığını inkâr etti. Bilgin ailesi Kenan Bilgin'in akıbeti ile ilgili hiçbir bilgiye ulaşamayıp iç hukuk yollarında herhangi bir ilerleme olmayınca 17 Ekim 1994'te AİHM'ye başvurdu. Mahkeme, 30 Haziran 1997'de davayı kabul ederek Eylül 1999'da Kenan Bilgin'i gözaltında gören 11 tanığı, olayı araştıran iki savcıyı, Ankara Emniyet Müdürlüğünde görevli bir komiser yardımcısı ile Terörle Mücadele Şubesinden bir polis memurunu dinledi. 17 Ekim 2001'de verdiği kararda Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin esastan ve usulden, özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vererek Türkiye Cumhuriyeti devletini tazminat ödemeye mahkûm etti.

30 Mayıs 2017 tarihli Bianet haberine göre Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 31 Mart 2017 tarihinde Kenan Bilgin’in “Ankara Emniyetine bağlı nezarethanelerden birine alındığına dair hiçbir veriye ulaşılamamıştır” diyerek zamanaşımı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdi. 15 Mayıs 2017 tarihinde, Bilgin Ailesi Ankara Sulh Ceza Hakimliğine başvurarak bu karara itirazda bulundu.

Lokman Akay'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1995-11-07
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
Lokman Akay’ın bedeni 07.11.1995 tarihinde İdil-Cizre karayolunda Deştedari yol ayrımında bulundu. Bunun üzerine İdil Cumhuriyet Başsavcılığı 1995/210 hazırlık numarası ile soruşturma başlattı. Aynı tarihli otopsi tutanağında bedeninde dört, olay yeri tespit tutanağında ise beş adet kurşun izi bulunduğu belirtildi. Olay yerinde sekiz adet boş kovan bulundu. Bulgu ile ilgili ilk ekspertiz raporu 03.12.1995 tarihinde düzenlendi.

29.02.1996 tarihinde kardeşi İrfan Akay’ın, iş arkadaşı Abdurrahman Varışlı’nın ve babası Şemsi Akay’ın ifadesi alındı. İrfan Akay’ın ifadesine göre Lokman Akay beraber çalıştıkları iş yerinden saat 15.00 civarında çıktı ve kardeşine sebze sandıklarını at arabasına yükleyip eve gelmesini söyledi. Ancak İrfan Akay eve geldiğinde ağabeyi evde değildi. Abdurrahman Varışlı ifadesinde, çevresinden duyduğu kadarıyla Lokman Akay’ın Cizre Belediye Parkı yakınında elinde ilaç torbası ile görülmüş olduğunu belirtti. Şemsi Akay’ın ifadesine göre, olay günü Lokman Akay’ın eve gelmemesi üzerine ailesi Akay’ın iş arkadaşı Abdurrahman Varışlı’yı aradı ve saat 15.00 civarında işten eve gitmek üzere çıktığını öğrendi.

İdil Cumhuriyet Başsavcılığı 07.11.1995 tarihinde 1995/210 hazırlık numarası ile soruşturma başlattı. 02.04.1996 tarihinde savcılık tarafından faillerle ilgili 1996/3 sayılı daimi arama kararı verildi.

1995-2013 yılları arasındaki dönem boyunca İdil Cumhuriyet Başsavcılığı, İdil İlçe Jandarma Komutanlığı ve Sulak Jandarma Karakol Komutanlığı arasında benzer ifadeler içeren yazışmalar sürdü, ancak bir sonuç alınmadı. Faillerin kimliğine dair bir bilgiye ulaşılmadı.

25.03.2009 tarihinde Lokman Akay’ın eşi Mukaddes Akay tarafından Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına suçluların cezalandırılması talebiyle şikayet dilekçesi verildi. Mukaddes Akay dilekçesinde olay tarihinden önce eşinin kendisine Jitem elemanları tarafından soruşturulduğunu söylediğini ancak siyasi olaylarla ilgisinin bulunmaması sebebiyle bunun eşi tarafından önemsenmemiş olduğunu belirtti. Dilekçesinde, çevresinden duyduğu kadarıyla olay günü eşinin lokantadan çıktıktan sonra Atatürk parkı çevresinde, Toros marka beyaz bir araçtan inen ve o dönemde Jitem elemanı olarak tanınan dört kişi tarafından alınarak Cizre İlçe Jandarma Komutanlığına götürüldüğünü, oradan çıktıktan sonra yine park çevresinde aynı araç ile ikinci kez alındığını park civarında ikamet eden bir kadından öğrendiğini belirtti. Lokman Akay’ın bedenini amcası Sabri Akay’ın aldığını ve bedeni gördüğünü, bedende otuz iki kurşun izi olduğunu, istenirse inceleme yapılması amacıyla mezarın açılabileceğini belirtti. Lokman Akay’ın iş arkadaşı Abdurrahman Varışlı’nın siyasi olaylara dahil olmuş olduğunu, Lokman Akay’ın kaybedilmesi sonrası yurtdışına kaçtığını ve olayın bununla ilgisi olabileceğini düşündüğünü ekledi. Ayrıca eşinin olay akşamı İdil’e tek başına gitmesinin mümkün olmadığını, İdil’e kadar iki adet askeri arama noktasının bulunduğunu ve kimlik kaydı yaptırmaksızın geçilemeyeceğini aktardı. İdil Cumhuriyet Başsavcılığında açılan dosya kapsamında kendi ifadesine başvurulmadığını, olayın yaşandığı dönemde Cemal Temizöz’ün Cizre İlçe Jandarma Komutanı olduğunu ve Jitemcilerin başkanı olduğunu, Cemal Temizöz’ü, onun emrindeki itirafçıları ve askerleri sorumlu tuttuğunu belirtti.

Cizre Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/430 numaralı soruşturmayı 06.02.2013 tarihli fezleke ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermesiyle dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca 2013/466 numaralı soruşturmaya kaydedildi. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2013/466 no.lu 6526 sayılı yasanın 19 maddesi ile TMK 10. Madde ile yetkili Cumhuriyet Başsavcılıklarının görevlerine son verilmesi nedeniyle 2014/10089 karar no.lu yetkisizlik kararını verdi ve dosya Cizre Cumhuriyet Başsavcılığına geri gönderildi. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı 2014/1859 soruşturma sırasına kaydetti.

22 Temmuz 2014 tarihinde ailenin avukatı İdil Cumhuriyet Başsavcılığına 1995/210 soruşturma numaralı dosyanın daha etkin bir şekilde soruşturulması talebiyle bir dilekçe verdi. Soruşturmanın etkin yürütülmemesi gerekçesiyle ailenin avukatları Anayasa Mahkemesi’ne başvurduktan sonra İdil Cumhuriyet Başsavcılığı zamanaşımı süresinin dolması gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi.

Mahmut Kaya'nın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
3 Mart 2011 tarihinde içlerinde Mahmut Kaya’nın da yakınları bulunan toplam on iki kişi, 12 Eylül 1980 askeri darbesini takip eden süreçte gözaltında kaybolan, öldürülen veya yargısız infaza uğratılan yakınları için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundular. Suç duyurusuna konu olan suçlar ise şu şekilde belirtildi: Sistematik olarak kasten öldürme ve işkence, kişi hürriyetinden yoksun kılma, kaybetme, Anayasal güvenceleri ortadan kaldırma, kişi özgürlüğü ve güvenliğini ihlal ve siyasi partiler, basın ve sendikalar üzerindeki kısıtlamalar nedeniyle düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü ihlal. Dilekçenin ilerleyen bölümlerinde TCK 77’den alınan referans da göz önünde bulundurularak, sistematik işkencenin insanlığa karşı suç olarak kabul edilmesi nedeniyle, evrensel bir hukuk kuralı olan zamanaşımının işlemeyeceği gerçeğinin kabul edilmesi gerektiği ifade edildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu 2014 yılında, 2012/40291 sayılı soruşturma dosyası için kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi. 20 Ocak 2015 tarihinde bu karara itiraz edildi; ancak 16 Şubat 2015’te İstanbul 4. Sulh Ceza Hâkimliği, itirazın reddine hükmetti.

Maksut Tepeli'nin Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
Aile ve İHD’li avukatlar, 2003′te Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdu. Tepeli ile aynı operasyonda gözaltına alınan ve şubede birlikte sorgulanan A. Y. ve Ş. Ç., Maksut Tepeli’nin işkence gördüğüne tanıklık etti, ifade verdi. Maksut Tepeli’nin 6 Şubat 1984 tarihinde Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde öldüğü yazılı ‘Ölü Muayene ve Zabıt Varakası’na ulaşıldı. Bu belgenin altında Üsküdar Cumhuriyet savcısı Olgun Alpay ve Adli Tabip Kemalettin Artuner'in imzası vardı. Avukatların çalışmaları sonucunda o dönemde Maksut Tepeli’yi işkenceyle öldüren polislerin kimliklerinin tespit edildiği ama Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığının polisler hakkında takipsizlik kararı verdiği de ortaya çıktı. Ancak Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı, 2006 yılında şikayet hakkında takipsizlik kararı verdi. Karara yapılan itiraz, Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi. 3 Mart 2011 tarihinde, aralarında Maksut Tepeli’nin eşi Şehriban Tepeli’nin de yer aldığı toplam on iki kişi, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na, zorla kaybedilmeler üzerinden suç duyurusunda bulundular. 2011 yılında yapılan suç duyurusuna ilişkin olan 2012/40291 sayılı soruşturma dosyası da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu tarafından 24.12.2014 tarihinde verilen zaman aşımı kararıyla takipsizlikle sonuçlandı. Bu karara 22 Ocak 2015’te itiraz edildi ancak İstanbul 4. Sulh Ceza Hakimliği 16 Şubat 2015’te itirazın reddine hükmetti.
Mehmet Zeki Yılmaz'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Re’sen açılan soruşturmada herhangi bir işlem yapılmadan kısa sürede daimi arama kararı verildi. 1994 yılından 2003 yılına kadar dosyayla ilgili yapılan tek işlem, Adalet Bakanı Cemil Çiçek’e bir mektup yazarak adalet talebini ileten Kibar Yılmaz hakkında "terör örgütü propagandası" yapmak iddiasıyla soruşturma başlatılması oldu.

Yılmaz ailesi faillerinin bulunması için 2004 yılında Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu ancak Yüksekova Cumhuriyet Savcılığı 25 Şubat 2009’da zamanaşımının bittiğini savunarak 23 Mart 2009’da dosyada kovuşturmaya yer olmadığına hükmetti. Yılmaz ailesi daha sonra kendi imkânları ile görgü tanıklarına ulaştı ve ifadelerini kayıt altına aldı. Aynı zamanda Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak otopsi raporuna eklenen ve işkenceyi belgeleyen fotoğraflara ulaştı. Zamanaşımı kararının ardından soruşturmanın yeniden açılması için 25 Şubat 2013'te yaptıkları başvuruyu inceleyen Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığı talebi haklı bularak 5 Mart 2013'te dosyayı Terörle Mücadele Kanunu’nun 10. Maddesi ile yetkilendirilmiş Van Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.

Mehmet Zeki Yılmaz’ın yedi çocuğundan biri olan Fehmi Yılmaz, dönemin tanıklarını bulmak için Van, Başkale ve Yüksekova’yı gezdi. Tanıkları bulup anlatımlarını kameraya kaydetti. Ardından avukat aracılığıyla, kovuşturmaya yer olmadığına dair karara 25 Şubat 2013’te itiraz etti. Avukat, eski TCK’da “canavarca hisle veya işkence yoluyla öldürme” fiilinde zamanaşımı 20 yılken beş yıl erken bu kararın alındığını hatırlattı. Yüksekova Savcılığı başvuruyu haklı bularak, kararı kaldırdı. Soruşturmayı yeniden açan savcılık, dosyayı Van Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Birden çok tanık ifadesi savcılığa sunulduğu halde savcılık, 28 Şubat 2014’te yeniden kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Van 2. Sulh Ceza Mahkemesi de 8 Eylül 2014’te itirazı reddedince karar kesinleşti.

Bunun üzerine, Adalet Bakanlığı aleyhine 34 bin TL’si maddi, 400 bin TL’si manevi olmak üzere, 434 bin TL’lik tazminat davası açıldı. Dilekçede Yılmaz’ın “emniyet içindeki yasadışı yapı tarafından gözaltına alınıp işkence edildikten sonra infaz edildiğini, yargının da etkin ve tarafsız soruşturma yapmayarak faili bulmadığını” savunuldu. Dilekçede, şu tespitler sıralandı:

* Savcılık 20 yıl boyunca müvekkillerin beyanlarına başvurulmadı. Soruşturma makul süreyi aştı. Yirmi yıllık zamanaşımı dolduğu gerekçesiyle failin aranmasından vazgeçildi. * Mermi kovan ve çekirdeklerinin aidiyetlerini tespit edilmedi. * Tanıklar saptanıp dinlenmedi. * Yüksekova Jandarma Komutanlığı’nda görevli rütbeli askerlerin, polisin ve korucuların ifadeleri alınmadı. * Savcılık ve olay yeri inceleme ekibi olay yerine gitmedi.

Avukat dilekçesinde “Soruşturmanın etkin yürütülmemesi savcının bireysel kusurundan değil, faili meçhul olayların soruşturmasında yargı faaliyetinin düzgün yürütülmemesi yani hizmet kusuru nedeninden kaynaklanmaktadır” dedi. Adaletin, devlet tarafından işlenmiş suçların faillerini bulamadığını ve bu fillerin cezasız kaldığını kaydedilen dilekçede şu ifadelere yer verildi:

“Savcılık etkin bir soruşturma yürütmemiş ve failin bulunmasını sağlamamıştır. Yargı faaliyetinin hiç yerine getirilmemesi veya eksik yerine getirilmesi nedeniyle doğan zararların idare tarafından karşılanması gereklidir. Şayet yargı faaliyeti düzgün yürütülüp fail yakalansaydı, uğranılan destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat fail veya bağlı olduğu kurumdan talep edilecekti. Hizmet kusuru nedeniyle bu zararın karşılanmamış olması nedeniyle davalı idare ölüm olayı nedeniyle doğan zararı karşılaması gereklidir.”

Van 1. İdare Mahkemesi, davanın ailenin yaşadığı İzmir’de açılması gerektiğini belirterek, görevsizlik kararı verdi. İzmir 5. İdare Mahkemesi ise 24 Temmuz’da verdiği kararında, davanın soruşturmanın görüldüğü yerde açılması gerektiğini vurgulayarak, yargılamanın nerede olacağına karar verilmesi için dosyayı Danıştay’a gönderdi. 8 Mayıs 2017’de Mahkeme “İşlemlerdeki kusurlar, elem ve ıstırabın daha da artmasına ya da sürekli hale gelmesine sebep olacağı gibi, adalete güvenin azalmasına ve yaşam hakkını garanti eden devlete güvenin sarsılmasına neden olacaktır” tespitini yaparak Yılmaz ailesine tazminat ödenmesine karar verdi.

Memduh Ökmen'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
Memduh Ökmen, 20 Nisan 1994 tarihinde Sürgücü Belde Komutanlığından gelen askerler tarafından evinden alınarak karakola götürüldü. Önce Savur İlçe Jandarma Karakoluna, oradan da Mardin İlçe Jandarma Komutanlığına götürülen Ökmen burada gözaltına alındı 6 Mayıs 1994 tarihine kadar burada gözaltında kaldı. 6 Mayıs’ta çıkarıldığı savcılık tarafından serbest bırakıldı. Ancak adliye önünde iki üniformalı jandarma ve bir sivil giyimli kişi kapıdan onu bir işleri olduğunu söyleyerek tekrar alıkoydu. Toros bir araca bindirerek götürdü.

Aynı gün mesai saati bitmeden aynı savcının yanına giden kardeşi, Memduh Ökmen’in tekrar gözaltına alındığını bildirdi ancak savcılık bu konuyla ilgili herhangi bir işlem yapmadı. Ailesi üç ay boyunca il jandarma komutanlığı, tugay, emniyet gibi tüm kurumlara başvurdu. Tüm kurumlar Memduh Ökmen isimli birinin kendilerinde olmadığını söyledi. Ancak Ramazan Aydın ve Fettah isimli iki kişi, Memduh Ökmen’in serbest bırakılıp tekrardan alındığı 6 Mayıs 1994 tarihinden sonra onunla birlikte gözaltında olduklarını söyledi. Ailesi bunun üzerine bu defa Olağanüstü Hal Bölge Valiliğine dilekçe ile başvuruda bulundu. Gelen yanıtta konuyla ilgili herhangi bir bilginin olmadığı belirtiliyordu. Memduh Ökmen’den bir daha haber alınamadı. Ailesi İHD’ye hukuki yardım talebiyle başvuruda bulundu ancak 2012 yılında çeşitli basın yayın organlarına yansıyan bilgiye göre açılan soruşturmada hiçbir ilerleme olmadan zamanaşımı kararı verildi.

Nezir Acar'ın Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:Serdar Erdoğan
Soruşturma / Dava tarihi:2005-12-28
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
Zorla kaybedilen Nezir Acar'ın babası Halil Acar 28.12.2005 tarihinde Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikayet dilekçesi sundu. Şikayetçi, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı’nda görevli soyadını bilmediği Kemal isimli Merkez Karakol Komutanı'nın, oğlunun kaybedilmesinden sorumlu olduğunu belirtti. Ayrıca oğlunun karakolun bahçesine gömüldüğüne dair duyumlar aldıklarını belirtti. Savcılık 2006/5 hazırlık numaralı soruşturmada öncelikle söz konusu rütbelinin kimliğinin ve tanıkların tespiti için yazışmalar yaptı. Savcılık Nezir Acar’ın gözaltına alınıp alınmadığına dair Dargeçit İlçe Jandarma Komutanlığı’ndan bilgi talep etti ve komutanlık 04.04.2006 tarihinde böyle bir gözaltının bulunmadığını bildirdi

Savcılık şüphelinin kimliğinin Jandarma Astsubay Kıdemli Üstçavuş Kemal Şen olduğunu tespit etti. Ancak Savcılık şüphelinin kimliğini Mart 2006’da tespit ettiği halde ancak 15.05.2008 tarihinde şüpheliye ulaşarak talimatla ifadesini aldı.

Savcılık müştekinin bildirdiği tanıklara ulaşabilmek için uzunca bir süre adres ve kimlik araştırması yaptı ve ilk tanığı 13.04.2007, E.K’yı 29.02.2008 tarihinde dinledi. Savcılık diğer tanıkları ise dinlemeden, gömülme iddiası ile ilgili bir inceleme yapmadan 16.01.2009 tarihinde Dargeçit İlçe Jandarma komutanlığı görevlileri bakımından “ek kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verdi. Şikayetçi vekili 18.02.2009 tarihinde karara itiraz etti. İtirazı inceleyen Mardin Ağır Ceza Mahkemesi 16.03.2009 tarihinde itirazı reddetti.

Savcılık 2006/5 hazırlık numaralı dosyayı daimi aramaya aldı. Şikayetçi vekili 07.03.2011 tarihli dilekçesi ile iki görgü tanığının dinlenilmesini talep etti. 08.03.2011 tarihinde dinlenen tanıklar şikayetçi beyanlarını teyit etti.

Savcılık 19.06.2012 tarihinde zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesi ile kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi. Şikayetçi vekilinin itirazı üzerine Mardin 2. Ağır Ceza Mahkemesi 2012/633 değişik iş numaralı kararıyla itirazı reddetti. İç hukuk yollarını tüketen şikayetçi 16.01.2003 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Dosya 08.05.2013 itibariyle halen Anayasa Mahkemesi’nde.

Nurettin Öztürk'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Hayır
AİHM Başvurusu:No
3 Mart 2011 tarihinde aralarında Nurettin Öztürk’ün de yakını bulunan toplam on iki kişi, 12 Eylül 1980 askeri darbesini takip eden süreçte gözaltında kaybolan, öldürülen veya yargısız infaza uğratılan yakınları için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundular. Suç duyurusuna konu olan suçlar ise şu şekilde belirtildi: sistematik olarak kasten öldürme ve işkence, kişi hürriyetinden yoksun kılma, kaybetme, Anayasal güvenceleri ortadan kaldırma, kişi özgürlüğü ve güvenliğini ihlal ve siyasi partiler, basın ve sendikalar üzerindeki kısıtlamalar nedeniyle düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü ihlal. Dilekçenin ilerleyen bölümlerinde TCK 77’den alınan referans da göz önünde bulundurularak, sistematik işkencenin insanlığa karşı suç olarak kabul edilmesi nedeniyle, evrensel bir hukuk kuralı olan zamanaşımının işlemeyeceği gerçeğinin kabul edilmesi gerektiği ifade edildi. Dilekçeye konu olan olaylar içinde sivil nüfusa yönelik suç teşkil edici eylemlerin ve siyasi, ırkçı ve dini nedenlerden dolayı yargılamaların, insanlığa karşı suçlar sistematik silsilesi olduğu iddia edilerek 12 Eylül askeri darbesinin sorumlularının, dokunulmaz temel hakları silahlı müdahale ile ihlal ettikleri belirtildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu 2014 yılında, 2012/40291 sayılı soruşturma dosyası için kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi. 20 Ocak 2015 tarihinde bu karara itiraz edildi; ancak 16 Şubat 2015’te İstanbul 4. Sulh Ceza Hakimliği, itirazın reddine karar verdi.

Nurettin Yedigöl'ün Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:2012-03-21
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
Yedigöl ailesi 21.03.2012 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına İstanbul Emniyet Müdürlüğü Eski Siyasi Şube Müdürü Tayyar Sever hakkında suç duyurusunda bulundu. Şikayet dilekçelerinde, 10.04.1981 gününden beri kayıp olan ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şubede işkence altındayken görüldüğünden bu yana kendisinden haber alınamayan Nurettin Yedigöl’ün akıbeti ile ilgili gerekli araştırmaların yapılmasını talep ettiler. Aynı başvuru, 22.03.2012 tarihinde TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığına da yapıldı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 02.05.2012 tarihinde olay hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Karara göre, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube görevlileriyle ilgili olarak 1986/11502 numaralı bir soruşturma mevcuttu ve savcılık 14.07.2007 tarihinde, Nurettin Yedigöl’ün gözaltında işkence sonucu öldürülmesi suçunun zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle takipsizlik kararı vermişti. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı kovuşturmaya yer olmadığına karar verirken bu takipsizlik kararına dayanarak aynı suçla ilgili iki kere soruşturma yapılamayacağı ilkesini gerekçe gösterdi. 29.05.2012 tarihinde Zeycan ve Muzaffer Yedigöl bu karara itiraz etti. İtiraz dilekçelerinde, söz konusu suç duyurusunu insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı işlemez ilkesi gereğince yaptıklarını belirterek, benzer gerekçelerle Ankara Cumhuriyet Savcılığı tarafından darbe komutanı Kenan Evren ve hayatta bulunan komuta kademe üyesi hakkında da dava açıldığını hatırlattılar. Savcılık 28 Ağustos 2012 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığı kararını yineledi.

3 Mart 2011 tarihinde, aralarında Nurettin Yedigöl’ün kardeşi Muzaffer Yedigöl’ün de yer aldığı toplam on iki kişi, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına, zorla kaybedilmeler üzerinden suç duyurusunda bulundu. 2011 yılında yapılan bu suç duyurusu da 24.12.2014 tarihinde zamanaşımı gerekçesi ile takipsizlik kararıyla sonuçlandı. Bu karara 22 Ocak 2015’te itiraz edildi.

27.03.2015 tarihinde Muzaffer Yedigöl, Hayrettin Eren ve Ayhan Günay ile birlikte Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru gerçekleştirdi. Başvurusunda Anayasa ve AİHS’in ilgili maddelerinin ihlalinin tespiti ile AİHS 5/5 ve 41 uyarınca hakkaniyet çerçevesinde maddi/manevi tazminat talebinde bulundu. AYM 10.10.2015 tarihinde, başvurunun zaman bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verdi.

Ömer Ölker'in Zorla Kaybedilmesi Hukuki süreç özeti
Hukuki süreçte son durum:Soruşturmada zamanaşımı nedeniyle takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi
Savcılık / Mahkeme adı:
Soruşturma / Dava tarihi:1994-04-17
Anayasa Mahkemesi Başvurusu:Evet
AİHM Başvurusu:No
Ömer Ölker’in bedeni 17.04.1994 günü Cizre - Nusaybin karayolu kenarında Beyhan Tesisleri yakınında bulundu. Olay, bedeni bulan Ortaköy Köyü muhtarı Şehmuz Şığva tarafından jandarmaya ihbar edildi.

17.04.1994 tarihinde düzenlenen ölü muayene ve otopsi tutanağında, beden üzerinde nüfus cüzdanı bulunmadığı; Ömer Ölker adına düzenlenmiş Şırnak Tekel Pazarlama ve Dağıtım Müessesesi sınav giriş belgesi bulunduğu belirtildi. Buna göre bedenin Ömer Ölker’e ait olduğu kabul edildi. Olay günü Ömer Ölker’in kardeşleri Süleyman Ölker ve Derviş Aşrak, olay yerine giderek bedeni teşhis etti ve gerekli işlemlerin ardından defin için teslim aldı.

17.04.1994 tarihinde muhtar Şehmuz Şığva’nın tanık sıfatıyla beyanı alındı. Şehmuz Şığva, Beyhan tesisi yakınlarından sabah saatlerinde geçerken beden görmediğini; 11.30 civarında tekrar geçtiğinde ise bedene rastladığını ifade etti. Bu sebeple bedenin gündüz vakti yol kenarına atılmış olduğu düşünülüyor.

17.04.1994 tarihinde düzenlenen tespit tutanağında bedenin yakınında kanlı bir bez parçası ve plastik nüfus cüzdanı bulunduğu belirtildi. Bez parçası adli emanete teslim edilmedi. Maktule ait olup olmadığı araştırılmadı. Tutanakta şahsın muhtemelen başka bir yerde öldürüldükten sonra yol kenarına bırakılmış olduğu belirtildi. Söz konusu tespitin kaynağına dair açıklamada bulunulmadı.

İdil Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 19.07.1994 tarihinde 1994/66 hazırlık numarasıyla görülen dosya kapsamında 1994/7 sayılı daimi arama kararı verildi.

İdil Cumhuriyet Başsavcılığınca Ömer Ölker’in açık kimlik tespiti amacıyla çeşitli savcılıklara ilk olarak 03.10.1997 tarihinde yazı gönderildi. 06.11.1997 tarihinde maktulün kardeşi Süleyman Ölker’in beyanı alındı. ‘’İfade Tutanağı’’ olarak düzenlenen belgede Süleyman Ölker, olay tarihinde olay yerine giderek kardeşinin kimliğini tespit etmiş olduğunu ve bedeni teslim aldıktan sonra defnetmiş olduklarını beyan etti. 26.11.1997 tarihinde maktulün kardeşi Derviş Aşrak’ın da beyanı alındı. Derviş Aşrak beyanında kardeşi Ömer Ölker’in Şırnak PTT Müdürlüğünde geçici işçi olarak çalıştığını ve olay günü bedenin bulunduğu yerde kimliği teşhis ederek bedeni aldıklarını ve defnettiklerini belirtti. İki kardeşin de olay günü bedeni teşhis etmiş oldukları yönündeki beyanlarının ölü muayene ve otopsi tutanağına eklenmemiş olduğu anlaşıldı. 10.10.1997 tarihinde Cizre Kaymakamlığı İlçe Nüfus Müdürlüğünden gelen kayıt örneği üzerine Ömer Ölker’in açık kimlik tespiti yapıldı. Ölüm tarihi MERNİS tutanağına 26.11.1997 olarak kaydedildi. Bu beyanlar dışında maktul yakınlarının müşteki sıfatıyla ifadesine başvurulmadı.

Bedenin bulunduğu yol üzerinde üç adet Jandarma Kolluk noktası bulunmasına rağmen olay günü şüpheli araç veya şahsın geçip geçmediği hususunda araştırma yapılmadı.

Daimi arama kararı sonrasında İdil İlçe Jandarma Komutanlığı, İdil Cumhuriyet Başsavcılığı ve Özbek Jandarma Karakol Komutanlığı arasında faillerin bulunamadığına dair aynı içerikli yazışmalar sürdü ve sonuç alınmadı.

Süleyman Ölker tarafından 5233 sayılı Kanun uyarınca tazminat istemiyle Şırnak Valiliğine başvuruldu.

11.06.2014 tarihinde İdil Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2014/334 karar numarasıyla, 20 yıllık zamanaşımı süresinin dolmuş olması sebebiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildi. Karar aileye tebliğ edilmedi. Ömer Ölker’in kardeşi Süleyman Ölker ve oğlu Ahmet Ölker’in dosya sureti talep etmeleri üzerine karardan haberleri oldu. Karara itiraz edildi. İtirazda, dönemin Cizre İlçe Jandarma Komutanı Cemil Temizöz ve JİTEM yapılanması altında onunla beraber çalıştığı düşünülen Bedran kod adlı Adem Yakin, Abdülhakim Güven, Hıdır Altuğ, Selim Hoca kod adlı kişi, Ramazan Hoca kod adlı kişi ve Yavuz kod adlı Burhanettin Kıyak şüpheli olarak gösterildi. Savcılığın itirazı reddetmesi üzerine ailenin avukatı dosyayı Anayasa Mahkemesine taşıdı.

Aktif Filtreler

Ara

Hukuki süreçte son durum

Anayasa Mahkemesi Başvurusu

AİHM Başvurusu

AİHM Kararı

Hukuki süreçte son durum

AİHM Kararı

© Zorla Kaybedilenler Veritabanı 2018. All Rights Reserved.
Website design by Eugene, Development supported by HURIDOCS